Züht ve Zahitler

Muhterem Müslümanlar!

Allahü Teâlâ dünyayı bir tarla haline getirmiş ve bizim dünya­dan faydalanmamıza müsaade etmiş, fakat ona karşı takınacağımız tavır ve tutumu da açıklamıştır.

Mü'minin dünya ile alâkası, zahidâne ve perhizkârâne olacaktır.
Zühd; beşer hayatına tatbik bakımından, geniş manalı bir keli­medir.
Zühd, dünyaya karşı hırsı terk ve arzusunu kısa tutmak ve per-hizkâr bir hayat yolu takip etmektir.
Zühd, fakrı sevmekle beraber Allah'a güvenmektir.
Zühd, nazargâh-ı ilâhi olan kalbin içinden, dünya engereğini asâ-i ubudiyetle kovmaktır.
Zühdün en aşağısı, haramı terk etmek;

en yücesi de insanı Al­lah'a kulluk yapmaktan oyalayan şeyden yüz çevirmektir. Bu ikisi arasında, şahsın durumuna göre, zühdün dereceleri de farklıdır.
ilim adamları, kalbten dünya sevgisini çıkarmanın ve dünyayı gaye haline getirmemenin zühd olduğunda ittifak etmişlerdir.
insan, haddi zâtında, ebedî hayat için halk olunmuştur. Âhiret kazanabilmek için dünya hayatı vasıta hâline konulmuştur. O âlemi elde edebilmek için bu hayatı yaşamak, mihnet ve meşakkatlar içinde pişmek ve ilâhî imtihanda muvaffak oknak zarureti vardır.
Bu hususları unutarak dünyaya gönlünü kaptırmak, bütün çalış­masını buraya tahsis etmek yanlıştır. «Dünyasını (aşın) seven, ahi-retine zarar verir. Âb ire tini seven de dünyasına zarar verir. Baki olan (âhiret hayatın) ı fâni olan şeye tercih ediniz» (1). Resûlullah (s.a. v.) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde buyuruyor ki:
«Dünya, âhiret (hayatına) nisbetle birinizin parmağını denize sokmasının benzeridir. (Parmağının) ne (kadar bir su) ile dönmüş olacağına nazar (ı dikkatle tefekkür) etsin» (2).

insanın bu dünyadaki hakkı; oturacağı mesken, avret mahallini örtecek bir elbise, yiyeceği ekmek ve su koyacağı kaptır, insan bun-ı larsız hayatını devam ettiremez. Bundan fazlası, aslî ihtiyaçların dı­şında kalan şeylerdir. Aslî ihtiyaçlardan fazlası, ancak Allah yoluna sarf edilebildiği, İslâm dininin yücelmesi için kullanıldığı zaman fay­dalıdır
İnsan, dünyayı nefsine malederek «Evim, fabrikam, bağım, bahçem ve dükkânım» diye konuşur.

Resûlullah Efendimiz bizi şu ha­disi ile uyarmaktadır:
«Adem oğlu; malım malım diyor. Ey Âdem oğlu, yeyip tüketti­ğin» gty'P eskittiğin, yahud tasadduk edip (sevabını defterine) geçir­diğinden başka senin malın mı var?» (3).
Dünya malı, bu güne kadar kaç kişinin elinde dolaşmıştır.
Mal sahibi, mülk sahibi; Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan; Var biraz da sen oyalan!
Allahü Teâlâ, okuduğum âyet-i kerimede, buyuruyor ki: «Bu dünya hayatı bu* eğlenceden, bir oyundan başka bir şey de­ğildir. Ahiret yurdu (na gelince): «Şüphe yok ki o, (asıl) hayatın ta kendisidir; (bunu) bilmiş olsalardı...» (4).

Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmaktadırlar: «Dünyada, sanki garip veya bir yolcu gibi ol» (5). Resûlullah Efendimiz bir gün ashabı ile birlikte giderken, yolda kısa kulaklı ve ölmüş bir oğlağa rasladı. Vanp kulağından tuttu da:
— Hanginiz bunun bir dirhem karşılığı kendisinin olmasını arzu eder? buyurdu. Ashap:
— Onun az bir şey karşılığında bile olsa bizim olmasını arzu et­meyiz. Onu ne yapabiliriz? dediler.

Resûl-i Ekrem:
— Onun, sizin malınız olmasını sever misiniz? buyurdu. Ashap:

— Allah'a andolsun ki, şayet o, diri olsa bile kulaksız ve ayıplıdır. Ölmüş olduğu halde nasıl (arzu) edelim? dediler. Resûlullah (s.a.v.):

— Allah'a andolsun ki, Cenâb-ı Hakk'a göre dünya, yanınızdaki bu (ölmüş) oğlaktan daha değersizdir, buyurdu (6).

Zâhid, dünyada yabancı gibi durur ve mülkünde cömertlik yapar.
Bişr-i Hâfî, zühdü şöyle tavsif etmiştir:
«Zühd, bir padişahtır ki, dünya alâkasından boşlamış kalpde taht kurar.
«Dünyadan perhizkârhk, kalbi ve bedeni rahatlandım. Ona rağ­bet etmek, hüznü (ve kederi) artırır. İşsizlik, kalbe kasvet verir» (7).
Ahmed b. Hanbel, O büyük müctehid, zühdü üç dereceli olarak tarif etmiştir:

Avamın zühdü; haramdan sakınmaktır.
Havassın zühdü; halâlın fazlasından sakınmaktır.
Ariflerin zühdü; Allah'tan meşgul eden şey'i terk etmektir.
Bir insanın, zühde sahip olabilmek için dünya hususunda kendin­den üstün kimseye bakmamalıdır.

Resûl-i Ekrem bir hadîs-i şeriflerin­de şöyle buyurmaktadır:
«(Dünya malı hususunda) sizden daha düşkün olana bakınız, sizden üstün olana nazar etmeyiniz. Bu, üzerinizdeki nimet-i ilâhiyi hor görmemekliğinize daha lâyıktın) (8)
.
Zühd, sadece nafile ibadetlerle meşgul olmak değil, malını hayra sarf etmektir.
Zâhid, kesesini nefsinden önce eritendir. Zahidlik taslayan fakat zühd sahibi olamayan kimse, nefsini kesesinden önce eritir.
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri diyor ki:
«Zühd, dünyayı hakir görmek ve kalbdeki eserini silmektir.»

Resûlullah Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmakta­dır:
«Dünya (ya tapmak) dan perhizkâr ol ki seni Allah sevsin. İnsan­ların ellerinde olandan yüz çevir ki seni insanlar sevsin» (9).
)
Aziz mü'minler!

Dünyaya karşı en büyük zühde sahip bulunan kimse, Resûlullah Efendimiz'dir. O, dünyada âhirçt için çalışmış, eline geçeni ümmetinin ihtiyaçlarına ve fakirlere teslim etmiştir. Onun hayatından birkaç örnek vererek gönüllerimizi tenvir edelim. Ashaptan Ebû Zer (r.a.) naklediyor:

«Ben Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte Medine'dje, siyah taşlık bir yerde yürüyordum. Karşımıza Uhud (dağı) çıktı. Resûl-i Ekrem:
— Ey Ebâ Zer, buyurdu. Ben:
— Lebbeyk (emret) ey Allah'ın Resulü dedim.

Resûlullah:

— Yanımda şu Uhud kadar altın olsa, bir borcu ödemek için bek­lettiğimden başka, yanmada bir dinar kalmış olarak üç gün geçmesi beni sevindirmez. (Resûlullah sağına, soluna ve önüne doğru işaretler yaparak), böyle (dağıtılmasını) söylerim, buyurdu. Daha sonra yürü­meye devam etti de:

<( (Burada malı) en çok olanlar, kıyamet günü (sevabı) en az olan­lardır. Ancak sağından, solundan ve önünden (geçene) şöyle şöyle verin) demiş olan müstesna. Fakat onlar da ne kadar azdır» buyur­du (10).

Nûmân b. Beşir, Hazret-i Ömer'in «Andolsun ki ben, Resûlullah'ı (açlıktan) iki büklüm kıvranıp da âdi hurmadan karnını doyuracak kadar bir şeyi bulamadığını gördüm» dediğini nakletmiştir (11).

Hazret-i Âişe validemiz diyor ki: «Resûlullah (s.a.v.), benim ra­fımda olan birazcık arpadan başka, evimde ciğer sahibi canlının yiye­ceği bir şey yokken vefat etti. Ben o arpadan uzun bir zaman yedim (durdum). Nihayet kileye vurup ölçtüm ve tükeniverdi» (12)
.
Mü'minlerin annesi Hazret-i Cüveyriye, biraderi Amrübnül-Hâ-ris'e demiştir ki: «Resûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde; bindiği beyaz katırından, silâhından ve yolculara sadaka olarak vakfettiği arazi­den başka arkaya altın ve gümüş, köle ve cariye "bırakmadı» (13)

Abdullah b. Mes'ûd naklediyor: «Resûlullah (s.a.v.) bir hasır üze­rinde uyumuştu. Biz:

— Ey Allah'ın Resulü, şayet sizin için bir döşek edinsek, dedik. O:

— Benim dünyaya ülfetim yoktur (ki yatağa rağbet edeyim). Ben, dünyada ancak bir ağaç altında gölgelenen sonra ayrılıp terk eden binekli (yolcu) gibiyim, buyurdu (14).

Abdullah b. Muğaffel demiştir ki: Bir adam Resûlullah (s.a.v.) e:
«Ey Allah'ın Resulü! Allah'a andolsun ki ben, sizi hakiykaten (çok) seviyorum», dedi.

Resûlullah:«Ne söylediğine iyi bak», buyurdu.
O şahıs:
«Allah'a andolsun ki ben, sizi elbet (çok) seviyorum», diye üç de­fa söyledi. Bunun üzerine

Resûl-i Ekrem:
«Eğer beni seversen, fakirlik için zırh hazırla. Zira yoksulluk, be­ni sevene ulaşmakta, selden daha çabuktur» buyurdu (15).

Hazret-i Ömer, Resûlullah Efendimiz'in hasır üzerinde yattığını, hasırın vücudunda iz bıraktığını görmüş ve göz yaşlarını tutamayıp ağlamıştı. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz:

«Sen; dünyanın onlara, âhiretin bize mahsus olmasına razı ol­muyor musun?» buyurdu (16).

Hazret-i Âişe'nin odasında bulunan eşya; sedir, bir hasır, bir ye tak, bir yastık, iki çanak ve su içmek için bir kâseden ibaretti.

Hazret-i Fâtıma, onsekiz parça çeyizle gelin olmuştu
Biraz da ashabın zühdünden bahsedeyim: Habbâb b. Eret şöyle nakletmektedir:

«Mus'ab b. Umeyr, Uhud harbi günü şehid oldu. O, arkada sade­ce yünden mamul ve çizgili bir kaftan bırakmıştı. Biz o kaftanla (onu kefenlerken) başını kapattığımızda ayakları; ayaklarını örttüğümüzde başı açık kalıyordu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), başını örtme­mizi, ayaklarının üzerine bir parça izhir (otu) koymamızı emretti» (17).

Abdullah b. Artır b. el-Âs (r.a.) demiştir ki: Biz, barakamızı ta­mir ederken Resûlullah bize uğradı ve:
«Bu (telâş) ne?» buyurdu. Biz de:

«Yıkılmaya yüz tuttu da onu düzeltmeye çalışıyoruz» dedik. Re-sûl-i Ekrem:
«(Ecel) işinin bundan müstacel olacağını zannediyorum» buyur­du (18).

Din kardeşlerim!

Tembel olma, hırsa da kapılma. Elindeki servetten yoksula ve fa­kire sarfet. Fakirlik utanç sebebi değildir, ondan korkma. Zira «Fa­kirler cennete zenginlerden beşyüz sene evvel girecektir» (19).
Tevekkül dükkânına girip zühd elbisesi giyerek zâhidlerin sohbe­tinde bulunayım diyen insan, dünyayı Allah'ın rızası uğrunda feda et­melidir.

«Her ümmet için bir imtihan sebebi vardır. Ümmetimin imtihanı da mal (yüzünden olacak) dır» (20), buyuran Peygamber Efendimiz, «Benden sonra üzerinize (gelmesinden) korktuğum şeylerden birisi de dünya güzellik ve ziynetleri açıl (ip âhireti düşünmekten oyala) maşıdır» (21),

hadîs-i şerifleriyle bizi uyarmış bulunmaktadır.
Rızâ, Hakkın rızası; hayat, âhiret yaşamasıdır


Eserin yazarı: Mehmed Emre Eser: Yeni Hutbe Kitabi

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Yeni Hutbe Kitabi