Mirac kandili

Muhterem Müslümanlar!

Allah Teâlâ, insanların arasından seçtiği peygamberlerden bir kısmına ruhanî ve manevî miraçlar ücram buyurmuştur. Hazret-i İb­rahim'e göklerin melekûtunu göstermiş, Hazret-i Musa'ya Tur-ı Sina'­da tecelli etmiştir. Bunlar birer ruhanî miraçtır.
Enbiyanın serdârı, beşeriyetin medâr-ı iftiharı bulunan Peygam­ber Efendimiz'e nasip olan İsra ve Miraç, en kâmil şekilde ve cismanî olarak vâki olmuştur.

Miraç; zaman ve mekân hudutları dışında cereyan etmiş ulvî bir tecellidir. Beşer idrakinin üstüne çıkan, sırlarla dolu bir tecellinin en müşahhas misalidir.
Miracın vukû'unda Hadîs, Tefsir, Kelâm ve Tasavvuf âlimleri it­tifak halindedirler, îzah tarzlarında göze çarpan ayrılıklar, bu ulvî hadisenin, kristalize edilmiş elmas gibi, çok yönlü esrarengiz bir vak'a olmasındandır.

Bir gece Resûlullah Efendimiz Kâbe-i Şerifin Hatim kısmında bu­lunuyordu. Cebrail aleyhisselâm gelip Peygamber Efendimiz'in göğsü­nü yardı, kalbini Zemzemle yıkadı, içine iman ve hikmet doldurdu.
Bu ameliyatın yapılmasından maksat;

Resûlullah Efendimiz'in ruhunda melekiyyet ruhunun her türlü düşünceye galip olması, kud-siyet âleminin ilhamlarına tâbi olması ve Cemâl-i îlâhî'yi seyretme­ye takat getirebilmesi idi.
Miraç, uyanık olarak şahs-ı Muhammedîleri ile Mescid-i Haram'-dan başladı. Vasıta Burak idi. Nurdan mahiyetini, ışıktan sür'atini, şimşek mânasına gelen Berk'den adını alan bu binek, katırdan kü­çükçe ve beyaz renkli idi.
Bu müstesna gecenin şerefli misafirini taşıma bahtiyarlığına erişmenin sevinci ile yerinde duramayıp şahlanan ve nazlanan Bu­rak'a Hazret-i Cebrail:

«Muhammed (s.a.v.) e böyle mi davranacaksın? Allah katında ondan daha yüksek şerefe sahip hiçbir kimse sana binmemiştir», de­yince Burak terler içinde kaldı.
Bürâka Mekke'den bindi o server, Rikâbmda yürür Namus-i Ekber.
Burak'ın gidişi, yürümekten ziyade, uçmayı andırıyordu. Yolcu­luk böyle cereyan ederken, Mekke ile Medine arasında Ezrak vadisin­den geçerken Hazret-i Musa'nın «LEBBEYK, ALLAHÜMME LEB-REYK» diyerek seniyyeden inişini, Hazret-i Davud'un şehâdet par­maklarını kulağına kaldırıp yüksek bir sesle «Lebbeyk Allâhiimme
Lebbeyk» diyerek vadiden geçişini, daha sonra Cuhfe yakınındaki HARSA seniyyesinde Hazret-i Yûnüs'ün kırmızı tüylü devesinin liften mamul yularını tutmuş, yünden cübbesine bürünmüş,

«LEBBEYK ALLÂHÜMME LEBBEYK» diyerek vadiden geçmekte olduğunu gördü. Burak, gözünün eriştiği yere ayağını basarak Kudüs'e ulaştı.
Beyt-i Makdis'e varıp, peygamberlerin bineklerini bağladıkları halkaya Burak'ı bağladı. Mescid-i Aksâ'ya girip peygamberlerin erva­hına imanı oldu. Kılınan bu namazın müezzinliğini Hazret-i Cebrail ifâ buyurdu.
İki rek'at kıldı Aksâda namaz, Öyle emretmiş idi ol bîniyaz.

Mescid-i Aksa, Hazret-i Musa'dan Hazret-i îsa'ya kadar gelip geçen bütün peygamberlerin ibacietgâhı ve vahyin indiği bir yerdir. Bu kud-sî mekân, Miraç gecesinde de yol uğrağı olmuştu. Etrafı nehirler, mey­
ve ağaçlan ve çiçeklerle, maddî ve manevî güzelliklerle bezenmiş mü­barek bir yerdir. • ,
Buraya kadar olan yolculuk, âyet-i kerime ile sabittir. İnkârı ki­şiyi dinden çıkarır. Münkirin küfrünü katmerleştirir. Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:.

«Kulunu (Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi) bir gece Mes-cîd-i haramdan (alıp) Mescid-i Aksâya kadar götüren (Zât-ı Ecelle ve âlâ her türlü nakıslardan) münezzehtir. (O Mescid-i Aksa ki) biz onun etrafına (feyz ve) bereket verdik, (gece yolculuğunu ona (o peygambere) âyetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık). Şüphesiz ki, o (asıl) O (her şey'i) hakkıyle işinden kemâliyle gören­dir» (1).

Aziz mü'minler!

Miraç; bu seyahatte ve geceye ismini veren ilâhi bir binektir. Ona mânevi bir asansör denilmesi de mümkündür.
Miraç, bu kudsî seyahatin ikinci vasıtasıdır. Yüceler yücesi Re-sûl-i Ekrem, İsrâ gecesi, onunla semalara yükseldi. Hazret-i Peygam­ber şöyle buyurmuştur:
«Miraç, gördüğüm şeylerin en güzelidir.»
Bu ilâhi asansörle göklere doğru seyahat ve yücelme başlamıştı. Birinci semâya varınca Hazret-i Cebrail, göğün kapısını tıklattı, içer­den:

«Kimsiniz?» denildi. «Cebrail'im.»Yanındaki kimdir?»
«Muhammed (s.a.v.) dir.»
«Ona, gelsin, diye haber gönderildi mi?»
«Evet». Bunun üzerine gök kapısı açıldı, dünya semasının üstü­ne çıktılar. Resûlullâh Efendimiz şöyle naklediyor:

«Bir de baktım ki, vazifeli bir melekle bir yerdeyim. Beraberimde yetmiş bin melek bulunmaktadır. Bunlardan her birinin emrinde d» yüz bin melek bulunmaktadır.»
Peygamber Efendimiz bu noktada, «Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilemezn (2), mealindeki âyet-i kerimeyi okudu.
«Derken Allah'ın yarattığı hey'et içinde bir recül ile karşılaştım. Kendisine zürriyetinin ruhu arz ve takdim olunuyordu. Eğer o mü'min bir kimse ise «Hoş ruh, hoş koku. Bunun kitabım illiyinde kılın» di­yor; kâfirin ruhu takdim edildiği vakit «Habis ruh, habis koku. Bu­nun kitabını siccinde kılın» demekteydi. Hazret-i Cebrail'e:

«Bu kimdir?» dedim. Cebrail (a.s.):
«(Büyük) baban Hazret-i Âdem'dir, ona selâm ver» dedi. Kendisi­ne selâm verdim. Bana:
«Merhaba sâlih peygamber, hoş geldin iyi evlâd» diye mukabele etti.

Birinci semada; yetim malı yiyenlerin, halkın arasım açmak için gammazlık yapanların, zina edenlerin, faiz ve tefecilik yapanların, fuhuşla iştigal eden kadınların feci durumları kendisine temsilen gös­terildi.
Bundan sonra semalara seyahatin üçüncü safhası başladı. Melâi-ke-i kiramın kanatları üzerinde ikram ve ihtiramla bir yolculuk yapı­lıyordu.

İkinci gökte teyze çocukları olan Hazret-i îsa ile Hazret-i Yahya aleyhisselâmları gördü. Hazret-i îsâ, kırmızı yüzlü, orta boylu, düz saç­lı, yüzünde siyah benleri bulunan ve yüz itibariyle Urve b. Mes'ûd'a benzeyen bir zat idi.
Üçüncü semada; yüzü dolunay gibi parlayan Hazret-i Yusuf'e, dördüncü gökte Hazret-i İdris ile, beşinci semada Hazret-i Harun ile karşılaştılar.
Hazret-i Harun; ak saçlı, gür sakallı, sevimli bir zat idi
.
Altıncı gökte;
Hazret-i Musa'yı gördü, uzun boylu, esmer, kuru yapılı, kıvırcık saçlı bir zat idi.
Yedinci gökte; Hazret-i ibrahim üe görüştü. Hazret-i ibrahim, Beyt-i Mâmur'un kapısının önünde bir kürsî üzerine oturmuş haldey­di. Resûîullah Efendimiz şöyle nakletmektedir: «Bu sahibinize onun kadar benzeyen, bu sahibiniz kadar da ona benzeyen hiçbir adam gör­medim».
Bundan sonraki seyahat, Hazret-i Cebrail'in kanatlan üzerinde oldu.
Resûîullah Efendimiz buyuruyor ki:
«Sonra (Cebrail aleyhisselâm tarafından) o kadar yükseltildim ki, kaza ve kader (i yazan) kalemlerin cızırtılarını işitmeye başladım. .Bundan sonra karşıma Sidre-i Müntehâ sahası çıktı. Sidr, gökleri ve cennetleri gölgesi altına alacak kadar büyük bir ağaçtır. Yapraklan ffl kulağı gibi, meyveleri Hecir destisi büyüklüğünde idi
«Müntehâ» denilmesi, peygamberlerin ve meleklerin ilmine sınır teşkil etmesi itibariyledir. Ondan öteye hiçbir kimseye yol verilmemiş, ilmî ve manevî terakkiler, ancak oraya kadar -ulaşabilmiştir.
Cebrail'in durağıdır ol makam, Nuh felek tâ kim tutâlıdan nizam.

Resûl-i Ekrem, Hazret-i Cebrail'i bu makamda altı yüz kanadını açmış halde ve asli suretinde gördü. Bu hususta Kur'ân-ı Kerim'in beyanı şöyledir:
«Andolsun ki, onu diğer bir defa da Sidretü'l-Müntehâ'nın yamn-da gördü o ki Cennetü'l-Me'vâ onun yanındadır» (3).
Söyleşirken Cebrail ile kelâm, Geldi Refref önüne verdi selâm.
Buradan öteye, Kabe Kavseyn makamına, yolculuk Refret ile ol­du. Resûlullah Efendimiz, oradan ayrılacağı sıra, Hazret-i Cebrail'e birlikte gelmesini rica etmişti. Cebrail aleyhisselâm, «Şayet parmak ucu kadar (ileri) yanaşsam elbette yanardım» dedi.
Ger geçersem zerre denlû ilerû. Yanarım baştan ayağa ey ulu.
Bundan ötesini akıl fikir fehmedecek halde ve mecalde değildir.
Muhammed'den diğer yok dâhil olmuş Kabe Kavseyne, Kirâm-ı enbiyadan girmedi bir ferd o mabeyne.
Cenâb-ı Hakk'ın dilediği yere kadar ulaşan Peygamber Efendimiz,
Allahü Teâlâ'nm emir ve vahiylerini vasıtasız telâkki buyurdu. Elli vakit namazla emrolunur, ümmetinin buna takat getiremeyeceğini ileri sürerek indirilmesini niyazda bulunması üzerine beş vakte indi­rildi. Miraç gecesi beşe çıkarılmış oldu.

Kılanları miraç sırrına ulaştıracak, miraç hediyesi ve mü'minin miracı bulunan beş vakit namaz o gece emrolundu.

Resûlullah, miraç seyahatini tamamlayıp o gece tekrar geri dön­dü. Sabahleyin vak'ayı haber verdiği zaman Kureyş müşrikleri inkâ­ra başladılar.

Peygamber Efendimiz'in Kudüs'e gitmediğini kat'î olarak bildik­leri için Beyt-i Makdis'in nişan ve alâmetlerinden sormaya başladılar.
Peygamber Efendimiz, «Hicrin üzerinde (Beyt-i Makdis'e doğru) aya­ğa kalktım. Allah, Beyt-i Makdis'i karşımda tecelli ettiriverdi. Ben de bakarak onun nişanlarından haber veriyordum» (4), buyurdu.
Müşrikler,
Hazret-i Ebû Bekir'e geldiler ve «Bak arkadaşın neler söylüyor» deyip, duyduklarını tekrarladılar. Hazret-i Ebû Bekir, «Bu nü o söylüyorsa muhakkak doğrudur» cevabını verdi. Bu inanç ve tes­limiyetinden dolayı «Sıddiyk» lâkabını aldı.
Ne mâni kudret-i Hak'tan bu hâle, Bu dâvada yok muhale havale.


Eserin yazarı: Mehmed Emre Eser: Yeni Hutbe Kitabi

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Yeni Hutbe Kitabi