Mevlit kandili


Muhterem Müslümanlar!

Doğumu âlemlere nur, huzur ve sürür getiren Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in mevlid kandilini, önümüzdeki . günü bir defa daha idrâkle müşerref olacağız.
Mevlid, Resûlullah Efendimizin doğum günü ve dünyaya geldiği tarih demektir.
O dünyaya gelmezden önce küre-i arzı küf ur bulutlan kaplamış, zulüm ve her çeşit dalâlet hüküm sürmekteydi.
Mukaddes Mekke şehrinde, putları Allah'a eş tutanlar çöreklen­miş, Kabe'nin içi, dışı ve etrafı irili ufaklı putlarla doldurulmuştu.
îman mefkûd, vicdan mecruh, zulüm memduh, edeb makdûh, ırz ve namus çak çak olmuştu. En şerefli varlık olması gereken insan, ah­lâksızlığın envâını islemedeydi.
Sırtlanı geçmişti beşer yırtıcılıkta, Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.
insanoğlunun fikri mefluç idi. Ne mabudu bilen kalmış, ne ma* Dede gelen vardı.
Bu feci durumda kıvranan insanlık âlemi, imdadına koşacak kurtarıcıyı beklemekteydi.
O halaskar; Hazret-i Âdem'in heybetini, Hazret-i Nuh'un bilini-ni, Hazret-i Byyûb'un sabrını, Hazret-i İbrahim'in teslimiyetini, Haz­ret-i ismail'in itaatini, Hazret-i Yusuf'un güzelliğini, Hazret-i Musa'­nın yed-i beyzâsını, Hazret-i isa'nın ruhlara hayat iksiri gibi nüfuz eden nefesini kendinde toplayan ekmelü'r-Rusül olmalıydı.
Allah'ın lütfü, beşeriyyete bir defa daha erişmiş, insanlığın çilesi dolmuş ve Hazret-i Muhammed'in doğumu yaklaşmıştı.
On aort asır evvel yine bir böyle geceydi, Kumdan ayın ondurdu bir öksüz çıkıverdi
Resullerin serdârı bulunan Hazret-i Muhaınmed; Mekke-i Müker-reme'de Rebiulevvel ayının on ikisine raslayan bir pazartesi günü dünyaya şerefler kazandırdı. Henüz tanyeri ağarmadan, Mekke ufuk­larında doğan şems-i Muhammedi ile bütün cihan aydınlandı.
Zerre-i nurundan eyler Arş-ı azim iktibas, Mâ h-ı rahşân-ı saadet doğduğu şebtir bu şeb.
Rebiulevvel ayı, Resûlullah Efendimiz'in hayatında çbk mühim tecellilere zarf olmuş bulunmaktadır. Dünyaya gelişi, Medine'ye gidişi ve Âlem-i Cemale göç etmesi hep bu aya tesadüf etmektedir;
Bütün tarihçiler,
Resûlullah Efendimizin doğumunun Rebiulev* vel ayında olduğunu ittifakla nakletmektedirler, Bu ayın kaçıncı ve hangi günü olduğunda ihtilâf vaki olmuşsa da ekseriyetin görüşü, on ikinci Pazartesi günüdür. Süleyman Çelebi ne güzel ifade etmiş:

Ol Rabbiu'l-evvel âyin nicesi, On ikinci gice isneyn gicesi.
Gün tayinindeki bu ihtilâf, doğum zamanı için değişik tarih mebde'lerinin nokta-i hareket olarak ele alınmış olmasındandır. Ba­zı tarihçiler fil vak'asını, bazısı da Kabe'nin binasını esas alarak, gün tayininde fark göstermişlerdir.

ResûM Ekrem; Mekke'de, büyük dedesi Hâşim'den dedesi Abdül-Muttalib'e intikal eden, Da'rüd-Tabâbia denilen evde dünyaya gelmiş­tir. Onun dünyaya şeref verdiği gece yeryüzünde nice hârikalar vü­cuda gelmiştir. Kisrâ'mn sarayının burçları yıkılmış, iran'da bin yıl­dan beridir yanan ateşgede sönmüş, Sâve gölü kurumuştu.
O gece vukubulan kevni hadiseleri gören Yehûdî âlimleri, «İsrâil-oğullarından Peygamberlik gitti, Yehûdî âlimlerinin itibarı kalmadı» diyerek kederlenmişlerdi.
Dedesi Abdül-Muttalib, onun doğumunu haber aldığı zaman son derece sevinmişti. Müstesna bir mahabbetle sevdiği oğlu Abdullah'ın genç yaşında uf ulunun acısı, tulü eden bu nurtopu torunla gidermiş oluyordu.
Abdül-Muttalib, bir ziyafet -tertip ederek Kureyş'in ileri gelenle- • rini davet etti. Misafirlerine torununun doğumunu haber verip ona' Muhammed ismini verdiğini açıkladı. Bu mübarek isim, Abdül-Mut-talibln soyundaki bir kimseye konulmuş değildi. Kendisine bu ismi tercih edişinin sebebi sorulduğunda şu cevabı vermişti:

«Onu, gökte meleğin yerde beşerin çok öveceğim umuyorum, bu sebeple ona bu adı koyuyorum».
Resûl-i Ekrem'in en meşhur ismi MUHAMMED'tir. Bu mübarek ismi Kur'ân-ı Kerim'in dört ayrı sûresinde zikredilmiştir. Bundan sonra Ahmed ismiyle şöhret alan Resûlullah Efendimizin Tâhâ, Ya­sin, Hâdî, Nur, Müddessir, Rahim, Reûf, Beşir, Nezir gibi birçok isim­leri daha vardır.

Resûlullah Efendimiz, baba tarafından en asli, en yüce bir soya sahip bulunmaktadır. Nesep âlimleri,

Resûlulîah'm babası Hazret-i Abdullah'ın soyunu Hazret-i ibrahim'e kadar çıkarmaktadırlar. 20 de­desi Adnan'a kadar neseb âlimleri ittifak etmişlerdir.
Adnan, Hazret-i ismail'in oniki oğlundan Nabit'in soyundan gel­miştir.

Resûlullah'ın annesi Hazret-i Âmine, Zühre oğullan kabilesinin reisi Vehb'in kızıdır. Onun soyu da Resûlullah Efendimizin beşinci dedesi Kilâb'da aynı soyda birleşmektedir.

Peygamber Efendimiz'in baba tarafından nenesi Fâtıma, onun an­nesi de Sahre'dir. Sahre, Tahmür'ün o da Kusay oğlu Ubeyd'in keri-mesidir.
Anne tarafından büyük anneleri de Berre, onun annesi de Ümmü Habib'tir.

ResûM Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöy­le buyurmaktadırlar:
«3en, Ademoğuilannm (yaşadıkları) asırlarda (dededen babaya intikal ettirilerek) gönderildim. Nihayet içinde bulunduğum asra (gelmiş) oldum» (1). «Allah, îsmâiîia evlâdı (arası) ndan Kinâneyi, Kinâneoğullarından Kureyş'i, Kurejş (için) den Hâşiıno£ullanm seç­ti. Beni de Haşîmoğulları arasından seçti» (2).

Aziz mü'minler!

Okumuş olduğumuz hutbede yer alan &yet-i kerimede şöyle buy-ruimaktadır:
«ABdolsıın, size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki si­zin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düş­kündür. Mü'minleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır o» (3).

Resûlullah Efendimizin babası Abdullah, ticaret için çıktığı Su­riye yolculuğundan dönerken, yirmi beş yaşında olduğu halde Medi'-ne'de vefat etti.

Ana rahminde iken babadan yetim kalan Peygamber Efendimi­zi, validesi, üç veya yedi gün emzirebilmişti. Ona' evvelâ Ebû Leheb'-in cariyesi Süveybe, daha sonra Halime-i Sadiye süt annelik yapmış
Hazret-i Halime'nin yanında beş yaşına kadar kaldı. Onun evi yurdu bu zaman içinde bolluk ve bereketlere sahne oldu.

Peygamber Efendimiz, süt annesinin yanında bulunduğu günler­den birinde çocuklarla oynarken, Cebrail aleyhisselâm gelmiş, ken­disini yatırmış ve melekî bir ameliyatla kalbini açmış ve içinden bir kan pıhtısını «Eu şeytanın sendeki nasibidir» diyerek çıkarıp atmış-
ti. Sonra kalbini, altından mamul bir taşın içinde Zemzemle yıkamış, daha sonra kapayıp yerine koymuştu. Yolda oynayan çocuklar, süt annesine koşup «Muhammed öldürüldü.» deyince koşup yanına var­dılar ve yüzünün rengini biraz sararmış buldular. Hazret-i Enes di­yor ki: «Ben, Resûlullah'ın göğsünde dikiş izlerini gördüm».

Fahr-i âlem, altı yaşına ulaşınca annesi Hazret-i Âmine, yanına oğlunu ve Ümmü Eymen'i alarak zevci Abdullah'ın kabrini ve Neccar-oğullan adı verilen hısımlarını ziyarete varmak maksadıyla Medine'­ye gitmişlerdi. Dönüşte Mekke'ye ulaşmadan ecel kendisine ulaştı. Fâni hayata veda edeceğini anlayınca oğlunun yüzüne bakarak şu beyitleri söyledi:
«Eğer rüyada gördüğüm şey doğrır çıkarsa, sen insanlara ve inlere, helâl ve haramı bildirmek üzere, peygamber gönderilecek­sin. Kavimlerle birlikte devam edip gelen putlardan Allah seni koru­du. Her yaşayan ölür, her yeni eskir, yaşlanan herkes zeval bulur, her çok tükenir. Evet, (fâni olmam itibariyle) ben de öleceğim. Fa­kat ebediyen anılacağım. Zira oğlumu hayırlı bir halef bırakıyorum.» Bunları dedikten sonra gözlerini fâni hayata kapamıştı.

Böyle imanlı bir anne ve babanın, böyle şerefli bir soyun necib evlâdı Hazret-i Muhammed (s.a.v.), altı yaşında annesinden de öksüz kalmıştı. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdül-Muttalib'in yanında kaldı. Onun da ebedî âleme irtihali üzerine amucası Ebû Tâlib'in yanına gitti.

Resûlullah Efendimiz'in, çocukluk günleri bile son derece afif geçmiş bulunmaktadır. O, putlardan nefret eder, doğruluktan ayrıl­maz, vakur ve doğru sözlü idi. Onun iyilikleri saymakla bitmez ki, hangisini sayalım.
..
Rahmet-i Rahmansın ey Peygamber-i sıddik-leb, Musteb.il efdaline tayin-i evsâf-ı ruteb.
Hiçbir kimseden tahsil görmediği halde, ilim ve irfanın zübdesi olmuş, dudakları kıpırdadığı zaman ağzından ledünnî ilimlerin âb-ı hayatı akmıştır.

«Beni Rabbim terbiye etti (ği için) edebimi güzelleştirdi» (4) bu­yuran Resûl-i efham; ilimlerin, irfanların aslı ve menbaı oluşunun sır­rını dile getirmiştir.

«Zübde-i irfansın ey Peygamber-i ümmî lâkab»
Günler devrini tamamlayıp giderken Hazret-i Muhammed (s.a.v.) in yaşı, yirmi beşe ulaşmıştı. Hazret-i Hatice validemizle olan izdiva­cı, aile reisi ve baba olarak nice güzel örneklerin ve hayatî ehemmi­yet taşıyan sünnetlerin bize intikaline yol açtı
Kırk yaşına vardığında Peygamberlikle vazifelendirilen Resûlul-lah, putperest bir kavmi, hakperest bir hale getirmiştir.
Mazhar-ı imanısın, şer'inle pekçok kâfirin. Bâtının pür nur idi, andan münevver zahirin.
Peygamberliğinin onüç senesi Mekke'de geçmiş, geri kalanı Medi-ne-i tâhirede devam etmişti.

Âdemoğlunun en şereflisi, âlemlerin rahmeti, Âhirzaman Peygam­beri Hazret-i Muhammed, son derece mütevazi, hayâlı, doğru ve in­sanların en güzel ahlâka sahip olanı idi. Açık ifadeli, tek tek konu­şan ve doğrudan ayrılmayan Resûlullah Efendimiz'in en çok kızdığı fena huy, yalancılıktı.
Gülden daha güzel kokan Resûlullah; güldüğü zaman, edebinin kemâlinden, ağzını örterdi. Şair ne kadar haklı söylemiş:

Altmış Birinci Hutbe
Kalemle kal ile tarif olunmaktan münezzehsin, Nekâisten serapa aksin ya Resûlellah


Eserin yazarı: Mehmed Emre Eser: Yeni Hutbe Kitabi

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Yeni Hutbe Kitabi