17. ÎLÂZ, BİLÂZ VE ÎRAHT BABI

Hükümdar Debşelim, filozof Beydebâ'ya dedi ki:

— Bu hikâyeyi de dinledim. Şimdi hükümdarın saltanat ve devletini neyle koruyacağına dâir bir misal ver... İşin kıvamının esneklik, mertlik, cesaret yahut efendilikle sağlandığını anlat!

Beydebâ aldı sözü:

— Hükümdarın devlet ve saltanatım koruması için gerekli olan en mühim nitelik, esnek ve soğukkanlı davranmaktır (Hilm). Bu nitelik tüm işlerin temelinde, herşeyin başında sahip olunacak bir prensiptir. Hükümdarın siyâsetini düzgün yürütmesi için gerekli olan en önemli özelliktir bu...

Anlatırlar ki Bilâz adlı hükümdarın îlaz adında âbid bir veziri varmış. Bir gece hükümdar epey korkutucu misallerle dolu sekiz rüya görmüş, kan ter içinde uyanınca tabir etsinler diye zahitçe hayât süren brahmanları çağırmış yanına. Onlar huzura çıktıkta rüyalarım anlatıvermiş.

Brahmanlar hep bir ağızdan demişler ki:

— Hükümdarımız garip, esrarengiz şeyler görmüş! Bize yedi gün mühlet verirse yorumunu sunarız...

Hükümdar demiş ki:

— Tamam, istediğiniz mühleti verdim gitti! Böylece brahman grubu huzurdan çıkıyor, içlerinden birinin evinde toplanarak durum değerlendirmesi yapıyorlar ve şöyle diyorlar:

— İşte görüyorsunuz! Düşmandan intikam almanıza vesile olacak bir hâdise! Biliyorsunuz ki bu adam daha dün bizden (Brahman taifesinden) on ikibin kişinin canına kıydı! Şimdi bize sırrını açtı, rüyasının tâbirini soruyor... Gelin ona taş gibi konuşalım, beti benzi atsın kalbi endişeyle dolsun! İçini dolduran korku, bizim taleplerimizi yerine getirmeye zorlasın onu! Ona açıkça şunları telkin edelim:

"Bize kurban olarak sevdiklerini ve en yakınlarını teslim etmelisin! Zîrâ biz kadim kitaplarımıza baktık, içinde bulunduğun kötü durumdan sıyrılman için isimlerini verdiğimiz kimseleri öldürmekten başka çâre yok!" Hükümdar kimleri öldürmek istediğimizi sorarsa şöyle diyelim:

"Senin en sevdiğin hâtûnu, Cüveyr'in anası Îraht'ı istiyoruz! Oğulların arasında en sevdiğin çocuğu, Cüveyr'i istiyoruz! O çok değer verdiğin aziz yeğenini istiyoruz! Can dostun ve vezirin îlaz'ı istiyoruz! Sır kâtibin Kâl'i istiyoruz! O muhteşem, o eşsiz kılıcını; atların dahi yetişemediği beyaz filini; savaşlarda bindiğin küheylanı; büyük erkek fille dolaşan iki muhteşem fili ve süratli hareket eden iri gövdeli hecin devesini istiyoruz! Ayrıca bize yaptıklarının öcünü almak için şu meşhur bilgin, büyük filozof Kebariyon'u istiyoruz...."

Bu teklifi yaptıktan sonra da şöyle deriz:

"Hükümdar! Evvelâ bu saydıklarımızı tek tek öldürmeli, sonra onların kanlarını büyücek bir havuza akıtmalısın! Daha sonra sen oturacaksın havuzun ortasına ve biz brahmanlar cemaati ülkenin dört yanından koşup geleceğiz sana; etrafında halka oluşturup dönmeye başlayacağız; okuyup üfleyeceğiz sana ve bedeninden kıpkızıl akan kanlan ellerimizle sileceğiz. Ve seni güzel kokulu yağlarla, esanslarla ovacağız, yıkayacağız! Böylece siz o muhteşem tahtınıza kurulursunuz, Tanrı endişe ettiğiniz korkunç musibeti defeder başınızdan! Hükümdar! Eğer buna dayanır, isimlerini tek tek verdiğimiz o çok sevdiğin kişileri ve hayvanları bize teslim eder ve onları kendi maslahatınız için kurban ederseniz bu belâdan kurtulursunuz! Devletiniz ve saltanatınız aradığınız düzene kavuşur ve daha sonra dilediğinizi geçirirsiniz gidenlerin yerlerine! Eğer taleplerimizi yerine getirmezseniz devletinizin elinizden çıkmasından yahut tamamen mahvolmanızdan endişe ediyoruz!" Böyle konuşan brahmanlar şunu eklemişler sohbetlerinin sonuna: "Zâten emirlerimizi yerine getirirse onu istediğimiz gibi mahvederiz!"

Konuştukları meyzûda kesin karara varıp birleşince yedinci gün hükümdarın huzuruna çıkıp demişler ki:

— Hükümdar! Biz kitaplarımızda senin gördüğün rüyanın tâbirini aradık, sonra birbirimizle istişare yaptık ve şu neticeye vardık: Bizimle başbaşa kalmadıkça her şeyi anlatmamız mümkün değildir ey ulu ve muhterem Pâdişâh! Hükümdar brahman olmayan diğer meclis üyelerini huzurundan çıkarmış ve onlarla başbaşa kalmış.

Brahmanlar aynen aralarında kurdukları gibi meş'um tekliflerini sunmuşlar hükümdara. Hükümdar binbir tasa ve keder içinde şöyle cevaplamış:

— Onlar benim canlarım! Hayâtıma denk olan bu isimleri öldürürsem yaşamanın tadı kalır mı bende? Öldüreyim kendimi daha iyi! Nasıl olsa bir gün zâten göçeceğim bu fâni âlemden, ilelebet hükümdar olacak değilim ya... Ha ölüm, ha sevgililerden ayrılık: ikisi de aynı şey!

Brahmanlar hemen itiraz etmişler:

— Eğer gazaba gelmezseniz bazı şeyler anlatacağız!

Hükümdar onlara izin verince şöyle demişler:

— Hükümdar! Sen başkasının hayâtını kendi hayâtından daha değerli bulurken doğru söylemiyorsun! Bırak onu, bunu: kendi hayâtını mahvetme, devletim ve saltanatını koru! Sen sana faydası dokunacak şeyi yap! Sana şeref ve kudret kazandıran halkındır: onlar nezdinde hürmet gör, saltanatını koru ki muradına kavuşasın! Büyük ve mühim işi bırakıp zayıfı tercih etme ki mahvolmayasın, sevdiğini öne çıkarıp kendini geriye attığın için helake uğramayasın!

Kesinlikle bilmelisin ki insan kendisine âşık olduğu için hayâtı sever, etrafındaki dostları da onlardan faydalandığı için sever! Senin Tanrı'dan sonra tek dayanağın mülkündür, devletindir. Yıllar süren nice zahmet ve elemden sonra kavuştun bu saltanata, şimdi kalkıp da onu önemsememen hiç de akıl kân değildir! Sen hayâtın içini gerekli olanı yap! Gerisine aldırma, boş ver; sana zararı dokunmayacak ki bu saydıklarımızın!"

Hükümdar, brahmanların pervasız, kaba ve müstehzi bir eda ile yaptıkları bu konuşmadan rahatsız olmuş; ziyadesiyle kederlenmiş ve ansızın kalkıp odasına girmiş... Kendini yüzü koyun yere bırakarak sudan çıkmış balık gibi debelenmiş ve acıyla ağlamış... Kendi kendine diyormuş ki:

— "Hangisi daha fecî bilmiyorum! Ölüm mü yoksa sev diklerimi öldürmek mi? Eğer onları öldürürsem bir daha asla sevinemeyeceğim. Devletim ve saltanatımı öne sürüyorlar, oysa mülk dediğin ilelebet baki değildir. Sevgili îraht'ı görmezsem yaşamak benim neyime? Beyaz filim ve cins atım ölürse (bunların temsil ettiği ordu ve şahsî caka kaybolduğu için) mülkümü nasıl korurum ki? Brahmanların öldür dediklerini öldürürsem hükümdarlık mı kalır bende? Sonra dünya tümüyle benim olsa ne yazar?"

Hükümdarın derin bir keder içinde çırpındığı haberi etrafa yayılmış. Vezir îlaz, efendisinin pek mahzun olduğunu duydukta derhal sebeplerini düşünmüş ve şöyle demiş kendi kendine:

"Hükümdarımız beni çağırmadan onun huzura çıkmam ve başına gelen işi sormam asla münâsip olmaz!..."

Böylece îraht'ın yanına veren îlâz ona demiş ki:

— Hükümdarımız bu güne kadar bana danışmadan hiç bir şey yapmadı! Ne olduğunu bilmediğim bir hususu benden gizliyor. Lâkin bana herhangi bir mevzu açacağını da sanmıyorum. Herhalde bir iki gece evveldi, onu brahmanlarla baş başa gördüm. Bizden ırak gizli gizli onlarla konuşuyordu, herhalde sırrını açtı onlara. Endişeliyim aslında... Brahmanlar onu kendisi için zararlı bir yola sürükleyebilirler... Haydi kalk, hükümdarımızın huzuruna çık, hal-hatır sor, niçin kederlendiğini öğren ve bana anlat! Ben huzuruna çıkamam şimdi... Belki brahmanlar onun kafasını karıştırdılar, kötü bir işe teşvik ettiler onu! Hükümdarı iyi tanırım, kızdığı zaman kimseye birşey danışmaz; o zaman önemli önemsiz küçük büyük her şey eşit olur onun nezdinde! Iraht demişti:

— Hükümdarla aramıza kara kedi girdi, birbirimize sitem ettik. Ben onun huzuruna çıkamam şimdi!

îlâz îtiraz etmiş:

— Böyle şeylerden ötürü ona kızma! Aklının ucundan dahi geçirme bunu! Senden başka hiç kimse onun huzuruna rahatça giremez, çok defa şöyle dediğini işittim ben: "Ne kadar kederli olursam olayım îraht yanıma gelince hemen sıyrılıyorum kederimden!" Şimdi ona git, onu affettiğim bildir.

Sen iyi bilirsin onun neyden hoşlandığını, neyle rahatlayıp gamdan arındığını; durma, onu sevindirecek şeyleri söyle! Öğrendiğin şeyleri derhal bana bildir ki hem biz huzura kavuşalım hem de devlet erkânı rahatlasın! îraht kalktı, hükümdarın huzuruna çıktı, başucuna oturdu ve dedi ki

— Ey dâima övülen, herkesçe sevilen ulu hükümdar! Nedir bu gam, nedir boğazına düğümlenen gussa? Brahman lar ne dedi sana? Seni mahzun görüyorum, anlat bana derdini! Biz senin için varız, seninle sevinir, seninle düşeriz tasaya! Gerekirse kendimizi feda ederiz senin uğrunda, yâr olmanın mânâsı budur!

Hükümdar konuştu:

— Hanım, hanım; derdimi sorup da hüznümü artırma! Zîrâ senin sormaman gereken bir durum söz konusu!

Kadın aldı sözü:

— Demek öyle! Senin nezdinde bu hallere mi düşecektim ben? Akıl bakımından en çok takdir toplayan kişi başına bir belâ geldiğinde soğukkanlı davranır, kendisine öğüt verenlerden kaçmaz, onları güzelce dinler. Zîrâ araştırma, istişare ve tedbirle bu musibetten kurtulmak ister. Büyük günah sahibi bile rahmetten ümidini kesmez! Kendini kedere kaptırma! Zîrâ ziyan olmuşluk hissi ve hüzün asla geri çeviremez kaderin hükmettiği şeyi! Keder ancak bedeni inceltir, benzi sarartır ve düşmanın yüreğine su serper!

Hükümdar konuştu:

— Bana sorma birşey... Beni zor durumda bırakıyor sun, zaten senin sorunda da hayır yok! Cevap benim helâkimdir, senin ölümündür, canım gibi sevdiğim nicelerinin ve devlet erkânımın mahvolmasıdır. Mesele şu: Brahmanlar seni ve sevdiklerimin büyük bir kısmını öldürmem gerektiğini söylüyorlar! Oysa ben ne yaparım sizden sonra? Böyle hayatın mânâsı olur mu? Kim bu kara haberi duyar da derin derin ah çekmez, dert deryasına salmaz kendini! îraht bu sözlerle heyecanlandı ama akıllı bir kadın olduğu için soğukkanlı davrandı, heyecanını belli etmedi hükümdara ve dedi ki:

— Hükümdarımız! Kaygılanmamalısınız: biz size feda ederiz canımızı! Benden başka senin sevdiğin nice cariyeler vardır, seni mes'ûd edeceklerdir elbet! Ancak ey ulu şahımız, sizden bir istirhamı vardır bu yaralı kuşunuzun; size olan aşkından ötürü böyle bir talepte bulunuyor... Gayesi size nasihat etmektir.

Hükümdar:

— Nedir nasihatin?

Kadın konuştu:

— Bundan sonra güvendiğin, sevdiğin kimselere defalarca danışıp belli bir karara varmadıkça brahman taifesine başvurma! Onlara güvenme! Zira onlar öldürme peşindeler, oysa öldürmek pek mesûliyetli bir iştir. Öldürdüğün adamı asla diriltemezsin. Veciz sözlerdendir: "Değersiz gibi gözüken bir inciye rastlarsan asla bir kenara atma onu, uzmanına göstermeden!" Sen ey hükümdarım, düşmanlarını tanımıyorsun! İyi bilmelisin ki brahmanlar seni sevmez: daha dün onikibin brahman öldürmedin mi? Bu yanına gelenleri onlardan ayrı sanma! Hayâtım hakkı için, tüm kalbimle diyorum: onlara rüyanı anlatmamalı, sırrını açmamalıydın! Size bu lafları etmişlerse inanınız zâtınıza karşı kin ve öfkeyle kaynadıkları içindir. Galiba sizi, sevdiklerinizi ve vezirinizi öldürerek hedeflerine ulaşacaklar. Ve siz onların taleplerini kabul ederek öldürülmesini işaret ettikleri kimseleri öldürürseniz bununla kalmayacaklar, saltanatınıza ve mülkünüze konacaklar! Şimdi filozof Kebariyon'a gidiniz, o zeki bilgine rüyanızı anlatınız, tâbirini ondan alınız!

Hükümdar bu sözlerle rahatladı, onu her yandan saran kasavetli havadan sıyrıldı, atını hazırlatıp yola çıktı ve filozof Kebariyon'a vardı. Onun huzuruna geldikte yere kapandı, uysal bir koyun gibi başı eğik bekledi.

Filozof Kebariyon:

— Hayırdır... Nedir bu hal ey Pâdişâh? Bakıyorum renginiz solmuş, yüzünüz bulutlanmış...

Hükümdar:

— Ben yedi rüya gördüm ve brahmanlara anlattım. Onlar tâbir ettiler ve beni derin bir kedere saldılar... Başıma çetin bir iş gelmesinden korkuyorum. Mülk ve saltanatımın gasbedilmesinden, başkalarına esir olmaktan korkuyorum...

Kebariyon:

— İster anlat rüyanı istersen anlatma! Ben sana bütün tafsilatıyla gördüklerini anlatabilirim.

Hükümdar:

— Hayır hayır, senin ağzında daha güzeldir...

Kebariyon aldı sözü:

— Bu rüyalar seni üzmesin ey hükümdar! Asla endişeye kapılma! Kuyrukları üzerine dikilen iki balık gördün! Mânâsı şudur: Nihâvend hükümdarından gelen bir elçi sana dört bin batman altın değerinde kırmızı yakut ve inciden mamul bir gerdanlık sunacak kutu içinde ve huzurunda dikilecek... Arkadan uçarak gelip önüne konan iki ördek şu mânâya gelir: Belh hükümdarından iki muhteşem küheylan hediye edilecek sana ve bunlarda huzurunda dikilecekler. Sol ayağında kıpraşan yılanın mânâsı şudur: Sıncîn hükümdarından gelen elçi hâlis çelikten mamul eşsiz bir kılıç takdim edecek sana ve huzurunda duracak. Vücûduna sürülmüş gibi gördüğün kanın mânâsı şudur: Kâzerun hükümdarından gelen elçi karanlıkta parlayan Erguvanı ipekten mamul enteresan bir elbise sunacak sana ve huzurunda dikilecek.

Su ile yıkanmanın mânâsı şudur: Rihzîn hükümdarından gelen elçi kralların giydiği cinsten keten bir elbise sunacak sana ve karşında dikilecek. Kendini bembeyaz bir dağ üzerinde görmen şu mânâya gelir: Keydur hükümdarından gelen elçi atların yetişemediği cinsten muhteşem bir beyaz fil sunacak sana ve huzurunda dikilecek. Başında ateşvârî yanıp sönen bir şey görmen şu mânâya gelir: Erzen hükümdarından gelen elçi yakut ve inci ile bezenmiş bir taç sunacak sana ve huzurunda dikilecek. Gagasını senin başına vuran kuşa gelince bunu şimdiden tâbir edecek değilim. Korkma sana zararı yok... Ancak sevdiğin birine öfkelenip ondan yüz çevireceğine dâir işaretler var bu son rüyada.

İşte ey hükümdar, gördüğün rüyaların yorumu böyle! Bu saydığım elçi ve posta memurları yedi gün sonra huzuruna çıkacaklar...

Hükümdar bu tâbirleri dinledikten sonra Kebariyon'un huzurunda tekrar yere kapanmış ve sarayına dönmüş. Hakîkaten de yedi gün sonra elçilerin gelişiyle ilgili müjde verilmiş ona. Hemen tahta kurulan hükümdar eşrafın saraya gelmesine izin vermiş ve filozof Kebariyon'un tâbir ettiği hediyelerin gelişine tanık olmuş. Filozofun bunca şeyi nasıl bildiğine hayret etmiş ve çok sevinerek demiş ki:

— Rüyalarımı brahmanlara anlatmam, onların da bana malum cinsten laflar etmeleri hiç de isabetli değildi. Eğer Allah Teâlâ'nın rahmeti ve uyarısı olmasaydı hem kendimi hem de çevremi mahvetmiş olacaktım. Kimse akıllı ve basiretli dostlarından gayrısına kulak asmamalı!

Kuşku yok ki bana doğru yolu gösteren îraht'tır. Onun dileğini kabul ettim, muvaffak oldum. Gelen hediyeleri onun önüne koyun, ne istiyorsa alsın!

Sonra îlâz'a dönen hükümdar:

— Tacı ve elbiseleri yüklen peşimden ve kadınlar dâiresine gel!

Hükümdar, hâtûnları arasında en sevdiği iki hâtûnu, Iraht ile Horaknah'ı huzuruna çağırarak îlaz'a demiş ki:

— Elbiseyi ve tacı Iraht'ın önüne koy: dilediğini alsın! Hediyeler îraht'ın önüne kondukta kadın taç almış, Horaknah da son derece kıymetli bir elbise almış. Hükümdarın âdeti bir gece îraht'la bir gece de Horaknah'la beraber olmakmış. Bir diğer âdeti de geceyi geçirdiği kadının zerdeli pilav hazırlaması ve hükümdara kendi elceğiziyle yedirmesiymiş.

Hükümdar îraht'a gelmiş, îraht ona pilav yapmış: tacı başında, pilav tabağı elinde huzuruna çıkmış... Bu manzarayı gören Horaknah kıskançlık krizine tutularak derhal elbisesini giyinmiş; aydan aydın çehresi, güneşi andıran libası ile hükümdarın önünden süzülüvermiş...

Hükümdar, kadının letafeti karşısında hayran hayran bakmış ve îraht'a demiş ki:

— Galiba tacı alıp hazînelerimizde bir benzeri bulunmayan şu elbiseyi bırakmakla cahillik ettin!

Iraht, sevgili hükümdarının Horaknah'ı övdüğünü, kendisini câhil bulup reyini kınadığını işitince kıskançlıktan çıldırmış! Elindeki tabağı hükümdarın başına dallamış! Zerdeli pilav hükümdarın suratına akınca gördüğü son rüyanın Kebariyon nezdinde yapılan tâbiri vuku bulmuş. Hükümdar hemen yerinden kalkmış, Ilâz'ı çağırarak demiş ki:

— Görüyor musun? Ben cihan sultanıyım: bu kendim bilmez câhil kadın bana nasıl hakaret etti! Onu götür ve öldür! Sakın acıma!

Huzurdan çıkan îlâz kendi kendine şöyle diyormuş:

"Hükümdarın hiddeti dininceye kadar bu kadını öldürmeyeyim! Bu kadın basiretli, ileri görüşlü, hanımlar arasında eşi menendi bulunmaz bir hâtûndur! Hükümdarı ölümden kurtaran, nice iyi işler yapan müthiş bir kadındır bu. Kaldı ki hükümdarımızın bir gün yanıma gelip bana başvurabilir, af dileyebilir! Neden infazı geciktirmedin diye sormayacağından da emin değilim. O halde hükümdar ikinci defa onun hakkında menfî görüş izhar etmedikçe öldürmemeliyim. Eğer hükümdarı pişman görürsem kadını sağ sâlim getiririm huzuruna. Böylece mühim bir iş yapmış olurum: îraht'ı ölümden kurtarmış, hükümdarın gönlünü tasadan arındırmış, ve herkesin kalbinde mutena bir yer edinmiş olurum. Lâkin hükümdarı gayet neşeli ve verdiği îdânı emri konusunda mutmain bulursam bu kadını öldürmenin zamanı gelmiş demektir."

Bu tür düşüncelerle kadım evine götürmüş. Güvendiği bir hizmetçiyi başına dikerek hükümdarın durumunun neye varacağı belli oluncaya dek hizmet etmesini emretmiş. Sonra kılıcını kana bulayan îlaz hükümdarın huzuruna gayet mahzun biri gibi girmiş ve demiş ki:

— Hükümdarım! Iraht Hâtun'la ilgili emrinizi yerine getirdim!

Çok geçmeden hükümdarın kızgınlığı azalmış; îraht'ın güzelliğini, vefakârlığını ve sevecenliğini hatırlamış. Müthiş bir melale garkolmuş, işlediği hatâdan ötürü. Hükümdar kendini teselli etmeye çalışıyormuş ama bir yandan da îlaz'a sormak istiyormuş, verdiği kararı hakîkaten uyguladı mı diye. Tabîi açıkça soramamış bunu:

Bilge îlâz'dan konuyu açmasını ve müjdeli haberi beklemiş hep... Îlâz zeki mi zeki bir vezir... Meseleyi anlamış ve demiş ki:

— Düşünme ve kederlenme ey hükümdar! Zîrâ keder ve tasa fayda vermez gidene... Ancak vücudun zayıflar, sıhhatin bozulur... Problem asla gücünün yetmeyeceği bir şeyse sabretmelisin! İsterseniz sizi teselli edecek bir hikâye anlatırım.

Hükümdar:

— Tabii! Haydi anlat bana!

îlaz başlamış anlatmaya:

— Anlatırlar işte. Bir çift güvercin, yuvalarını arpayla doldurmuşlar. Erkek dişiye demiş ki:

— Ortalıkta geçimimizi sağlayacak rızık buldukça buradan bir şey yemeyelim. Kış gelip de hiç bir şey bulamazsak yuvamızdakileri yeriz. Dişi güvercin bu fikri beğenmiş ve kabul etmiş. Kuşların topladıkları taneler yuvaya bırakıldığı zaman yaş imişler... Erkek güvercin gitmiş uzaklara. Yaz gelince güneş ışığı, taneleri kurutmuş ve büzüştürmüş. Erkek güvercin geriye dönünce taneleri eksik sanmış ve dişiye sormuş:

— Hani birbirimizle anlaşmıştık buradaki tanelerden hiç yemeyeceğiz diye? Ne oldu, niçin yedin? Dişi güvercin hiç yemediğine yemin etmiş, erkekten özür dilemiş ama erkek ona inanmamış ve gagalamaya başlamış! Nihayet can vermiş zavallı dişi. Ve yağmurlar günlerce yağıp kış mevsimi girince taneler yine ıslanmış şişmiş ve yuvayı doldurur hale gelmiş... Erkek bu manzara karşısında bin pişman... Yürümüş dişisinin cesedinin yanıbaşına uzanmış ve demiş ki:

— Madem seni arzulayınca bulamayacağım, madem sana elim değmeyecek neme gerek yaşamak, neme gerek taneler! Sana haksızlık ettiğimi anladım, gideni geri getirmeye gücüm yetmiyor. Ne fayda taneden bana! Erkek güvercin öyle derin bir kedere garkolmuş ki yemeden içmeden kesilmiş ve dişisinin yanında can vermiş. İşte böyle hünkârım, basiretli insan ceza verirken acele etmez. Özellikle erkek güvercin gibi pişman olmaktan korkan kişi bu hususa dikkat eder. Yine işittiğim hikâyelerdendir: adam bir torba mercimeği başına koyarak dağa tırmanmış, nihayet dinlenmek için yere koymuş torbayı. Bu esnada ağaçtan inen bir maymun, mercimekten avuç dolusu çalıp ağaca çıkmış. Elinden bir tane mercimek düşünce aramak için tekrar aşağı inmiş. Fakat o taneyi bulamadığı için elindeki tüm mercimeği düşürmüş, etrafa dağıtmış...

Siz de ey hükümdarımız, yanıbaşınızda nice sevdikleriniz var; onları bırakıyor, asla bulamayacağınızı birini istiyorsunuz. Hükümdar bu sözleri işitince îraht Hâtun'un hakîkaten ölmesinden korkmuş. Ve iki kişi arasında şöyle devam etmiş diyalog:

— Sus îlâz sus! Bir tek kelimem ile harekete mi geçtin yoksa? Niçin ağzımdan çıkıveren bir söze bağlandın ve ihtiyatlı davranmadın?

îlaz:

— Sözü asla değişmeyen ve tek kalan sadece Allah'tır. Onun kelimelerinde değişme yoktur. Sözünde tutarsızlık bulunmaz.

Hükümdar:

— Durumumu mahvettin! îraht'ı öldürmekle kederimi kat kat artırdın!

îlaz:

— İki kişi mutlak üzülmeli:

1) Her gün fütursuzca günah işleyen,

2) İyilikten nasibi olmayan bedhah.

Bu iki tip insanın dünyada saadete erişmesi nâdirdir. Cezalarını çekecekleri zaman da müthiş bir pişmanlık hissiyle yanarlar.

Hükümdar:

— îraht Hâtun'u sağ bulsam hiç bir şeye yanmam!

îlaz:

— İki kişi asla üzülmemeli:

1) Her gün gücü yettiğince iyilik yapan

2) Hiç günaha yanaşmayan

Hükümdar:

— Ah, ah... îraht'ı artık hiç göremeyeceğim,

îlaz:

— İki tip insan asla göremez:

1) Kör olan

2) Akılsız olan.

Kör, göğe yere, yıldızlara, uzağa ve yakına bakar ama asla göremez. Akılsız adam da güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayıramaz.

Hükümdar:

— Şimdi Iraht'ı görsem ne kadar sevinirdim!

îlaz:

— İki tip insan dâima mesuttur:

1) Basiretli kişi

2) Bilgili kişi

Basiretli insan dünya işlerini nasıl biliyor, uzağı ve yakını farkediyor, artan ve eksileni görebiliyorsa Bilgili insan da günahı ve sevabı görür, âhirete yarayan amelleri bilir ve doğru yola girer.

Hükümdar:

— îlaz! Senden sakınmamız lazım, kendimizi korumalıyız senden!

îlaz:

— İki tipten uzak durmak gerekir:

1) Ahlâkî değerlere inanmayan: "iyilik, kötülük, mükâfaat, ceza yoktur; yaşadığım hiç bir şeyden mesul değilim!" diyenden,

2) Gözünü haramdan, kulağını gıybetten, nefsini başkasına ait şeyden, kalbini günah ve dünya hırsından arındıramayan kişiden uzak durmak lazım!

Hükümdar:

— Artık iyice düştüm, Iraht konusunda hiç bir ümidim kalmadı. Ben onu asla haketmemişim!

îlaz:

— Üç şey bomboştur, sıfirdır:

1) Suyu olmayan nehir yatağı

2) Hükümdarı olmayan arazi

3) Kocası olmayan kadın.

Hükümdar:

— îlaz efendi! Ne kadar hızlı ve akıllıca cevaplar veriyorsun!

îlaz:

— Üç çeşit insan hazır cevap olur, her zaman "karşılık" verir:

1) Hazînelerini rahatça dağıtabilen sultan

2) Sevdiği asil birine varan kadın

3) Hayra ulaşmış, mutlak iyiliğe ermiş bilge

Bu sözlerinin ardından îlaz baktı ki hükümdar pek sıkışık, hemen verdi müjdeyi:

— îraht Hâtûn hayattadır hükümdarımız!

Hükümdar ansızın sevindi, gözleri parladı ve şöyle dedi:

— Ey îlaz! Senin doğru sözlülüğün ve samimiyetin beni öfkelenmekten alıkoymuştur! Biliyordum ki sen bilginsin, îraht'ı öldürmeyeceğini umuyordum. Evet o büyük bir suç işledi ama bunu kıskançlık yüzünden yaptı. Aldırış etmemeli ve sabırlı olmalıydım. Ama sen de az değilsin ey îlaz! Beni denemek ve îraht hakkında endişeye düşürmek istedin! Sen benim nezdimde en büyük iyiliği yaptın. Ben sana müteşekkirim. Haydi git, onu getir! îlaz hükümdarın huzurundan çıkmış, îrahtın yanına gelmiş, ona süslenmesini söylemiş. Kadın derhal emirlere uymuş. Ve îlaz, îraht Hâtun'la hükümdarın huzuruna çıkmış.

Kadın tahta yaklaştıkta derhal ayaklarına kapanmış hükümdarın ve ayağa kalkarak demiş ki: — Evvelâ yüce Allah'a hamd ederim sonra bana acıyan ve inayetini eksik etmeyen hükümdara teşekkür ederim. Büyük, çok büyük bir suç işledim, ondan sonra yaşama hakkım bile yoktu. Ama hükümdarım, engin tahammülü, temiz mizacı ve sınırsız merhameti ile suçumu örttü. Son olarak da benim infazımı geciktiren, böylece hükümdarımın asaletini, keremini, merhametini dürüstlüğünü bildiği için beni mutlak bir ölümden kurtaran îlaz'a teşekkür ederim.

Hükümdar da şöyle demiş îlaz'a:

— Bana, îraht'a ve tüm devlet erkânıma ne büyük iyilikler yaptın sen! Zîrâ ölüm emri ağzımdan çıktıktan sonra onu sağ-sâlim saklayan, bugün bana bağışlayan sensin! Bundan böyle senin öğüdüne güveneceğim. Nezdimde iyice büyüdün, sana olan saygım arttı. Devlet ve saltanatımda sana hükmetme yetkisi veriyorum. Dilediğin gibi davran, dilediğin gibi idare et. Bu yetkiyi verirken sana tüm kalbimle güveniyorum.

îlaz:

— Ey hükümdar! Allah Teâlâ senin mülkünü ve sadetini dâim kılsın. Ben bu yaptığımdan ötürü övgüyle lâyık değilim. Ben senin kölenim. Lâkin bir dileğim vardır: hükümdarımız kendini asla gam ve kasavet dolu bir pişmanlığa sürükleyecek kararlar almamalı, mühim işlerde teenni ile hareket etmeli, aceleden sakınmalıdır. Hele hele böyle merhametli, şefkatli, dünyada eşi menendi olmayan muhteşem bir hâtûn hakkında asla acele etmemelidir!

Hükümdar:

— îlâz, doğru söylüyorsun! Sözünü kabul ediyorum!

Akıllı, dirayetli insanlarla istişare ederek paçayı kurtardığım bu rüya işi ve infaz hâdisesinden sonra bir daha asla büyük yahut küçük hiç bir işte acele etmeyeceğim.

Hükümdar daha sonra îlaz'a ihsanlar yağdırmış, sevdiklerinin ölümünü isteyen Brahman taifesini İlâz'a teslim etmiş, îlâz onların topunu kılıçtan geçirmiş! Hükümdar ve devlet erkânı memnun olmuşlar, Allah'a hamd etmişler, bilgisinin genişliği ve asaletinden ötürü Kebariyon'u övmüşler. Zîrâ onun ilmi sayesinde hükümdar, iyi veziri ve sevgili eşi ölümden kurtulmuşlar.


Eserin yazarı: Beydebâ -İbnü'l-Mukaffa Eser: KELİLE VE DİMNE

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

KELİLE VE DİMNE