Selanik Göçü

Selanik Göçü

3.Nisan.l333 (1917) Beylerbeyi

Allah'nın rîza'sından sonra, Halk'ın riza'sı gelir. Halkın rızası yoksa, orada meşruiyyet yok demektir. Yeniden kurulan Mebusan Meclisi beni istemediğine göre, elbette saltanattan uzaklaşacaktım. Beni mahzun eden, saltanattan uzaklaşmak değil, reva görülen muameledir.
Esat Paşa'nın edeb dışı hitabından sonra, Arif Hikmet Paşa'ya döndüm : «Şeriata ve Mebusan Meclisi kararına boyun eğiyorum,» dedim. «Vicdanan müsterihim. Ancak 31 Martta patlak veren olaylarla uzaktan yakından hiçbir ilişiğim olmadı. Bunun iyice bilinmesini isterim. Milletim, sebeb olanları arayıp bulmalı, cezalandırmalıdır. Osmanlı ülkesine yapılmış büyük kötülüktür. Bunu mülküme reva görenlerden huzur-u rabbülâleminde de (Allah önünde) şikâyetçiyim! Yalnız bir ricam var : Biraderim Sultan Murad'ın da ikâmet ettiği Çırağan Sarayında son günlerimi çoluk çocuğumla geçirmek isterim. Bunu temin ediniz. Yarın sabah, bahçeden geçer, daireme yerleşirim.»
Arif Hikmet Paşa, eski yaverlerimdendi. Heyetin içinde en edebli görünen oydu. Benim hitabım üzerine, fark edilecek

kadar kızardı ve sonra : «Bu husus heyetimizin salahiyeti dışındadır. Arzuyu şahanenizi Meclise arz ederiz efendim» diyerek cevaplandırdı. Orada bulunan Başkâtip Ali Cevad Bey'e : «Takip ediniz ve neticeyi bana bildiriniz» diyerek konuşmayı bitirdim. Çıktılar.

Oğlum Abdürrahim Efendi, yanıbaşımda ağlıyordu. Harem cihetinden feryatlar yükselmekteydi. Saray avlusundan askerlerin, saray dışından da «Culûs»u ilân eden topların sesleri geliyordu. Garip bir şey, son derece rahattım. Üstümden bir dağ kalkmış gibiydi; hem de hayatım emniyette olmadığı halde... Amcam'ın basma gelenler aklımdaydı. Ab-destli olduğumu düşünmek, bana ayrı bir kuvvet verdi. Sükûnetle bekledim.
Zor Yerdeydim.
Zor Yerdeydim.

içeriye oğullarım, kızlarım, musahiplerim ve yakınlarım girip çıkıyordu. Her biri bir başka şey söylüyor, ağlıyor, üzülüyorlardı. Ben de beyhude olduğunu bildiğim halde, yine onları teselli etmeye çalışıyordum. Nihayet beklenen haber geldi : Başkâtip Ali Cevad Bey, Selânîk'de bir konağa yerleşeceğimi ve gitmek için hemen hazırlıklara girişmemi tebliğ ediyordu.
Zor bir yerdeydim. Bir başıma gitmeğe kalksam, çocuklarım buna fazı olmayacaklardı. Onları yanıma alsam, her hangi bir hadisenin gözleri önünde olmasını istemiyordum. Etrafımda çığrışan evlâtlarıma bakıp Ali Cevad Bey'e : «Her türlü şahsî teminatı veriyorum! Hiçbir şeyde gözüm yok. Milletimden son istediğim, şu birkaç zamanlık ömrümü çoluk çocuğumla Çırağan Sarayındaki dairede geçirmektir. Beni bu kadarcık isteğimden mahrum etmesinler... dedim.Başkâtibin üstüne bir lâubalilik çökmüştü. Bana cevap

verecek gibi oldu, yüzüne baktım, sustu ve çekildi. Bu hareketinden, kararın kesin olduğunu anlamıştım. Başkâtibim de mevkiini kaybetmemek için-, yeni iktidar sahiplerine şirin görünmeğe çalışıyordu. Nitekim az sonra tekrar geldi ve Selânik'e gitmek zorunda olduğumu, Ferik Hüsnü Paşa başkanlığında bir heyetin beni Saray'dan çıkarmak için beklediğini — bu sefer yüksek sesle — bildirdi. Bu davranışından belli ki heyet, kapının önündeydi. «Heyeti içeriye alınız» dedim.
Ehliyetleri Olsa Billahi Bayram Ederdim.
Ehliyetleri Olsa Billahi Bayram Ederdim.

Hakikaten başta Hüsnü Paşa olmak üzere kalabalıkça bir heyet odaya doldular. Arzumu tekrarladım. Hüsnü Paşa, son derece edebli bir dille kararın değişmesine imkân bulunmadığını, Meclis'in benim İstanbul'da kalmamı mahzurlu gördüğünü, ailemden dilediğim kimseleri yanıma alabileceğimi, gerek benim, gerek beraberimde götürdüklerimin hayatlarının, Ordunun namus kefaletinde olduğunu söyledikten sonra :
— Sultanım, —dedi— eğer sözlerime inanmıyorsanız, buyurun, tabancamı size vereyim, arabada ve bütün yol boyunca tam karşınızda oturacağım. En küçük bir emniyet-sizlik hissederseniz beni öldürün!
Kararı verenlerin, fikirlerini değiştirmeyeceklerini anlamıştım. Çünkü kendilerini İstanbul'da emniyette görmüyorlardı. Selanik üstünde direnmelerinin sebebi de buydu; orada çevreye hakimdiler. Kalmakta direnecek olsam, büsbütün kuşkulanacaklardı. Kendisini güvende hissetmeyen insan kadar tehlikeli bir şey olmadığını bilirim. Başka birşey söylemedim. «Peki» dedim ve üzerimiz'dekilerle çıktık, eşya almak için bekleyecek zamanları bile yoktu.Haricen, Selanik İttihatçıları ile Manastır İttihatçıları

birleşmişlerdi ama, İngilizler, Almanlarla birleşmemişlerdi Her an yeni bir patlama olabilir, ve patlamaya önayak olanlar, beni yeniden tahta çıkarmak hevesine düşebilirlerdi. Bu yüzden benim, İstanbul'dan uzak olmam gerekiyordu. Evet, bütün bunların hesabını yapabiliyorlardı ama, benim ne Almanların, ne İngilizlerin tahta çıkaracakları bir padişah olmayacağımı bilmiyorlardı! Allah hiçbir hükümdara, taç ve tahtını yabancı bir devlete borçlu olmak zilletini göstermesin!
Trende yolboyu, için için ağladım ama, kendime değilr vatanımın içine düştüğü karanlığa!.. Halbuki yerime gelenlerin, devleti götürmek için küçük bir ehliyetleri olduğuna inansam, vallahi ve billahi bayram ederdim!
Selanik'te İlk Günler
Selanik'te İlk Günler

4.Nisan.l333 (1917) Beylerbeyi

Selânik'de Alâtini köşkü, deniz görür, hoşça bir yerde kurulmuştur. İçinde geçirdiğim mihnet ve mahpusluk günlerini bir kenara koyabilsem, pek sevimli bir köşk diyeceğim. Fakat bu sevimli köşke bir gece karanlığında girdiğim zaman, yalnız bundan sonra geçecek hayatımın ne olacağını anlamakla kalmadım, beni buraya gönderenlerin pek perişan kimseler olduğunu hemen fark ettim. Korkuyorlardı. Her şeyden ve her şeyden korktukları için de benden korkuyorlardı. Yoksa bir padişah, tahtından indirilmiş de olsa, örtüsüz ot yataklarda yatmak için memleketin bir ucundan öbür ucuna gönderilmezdi. Ancak büyük bir korku, insanı bu kadar saygısız yapabilirdi!
Bize ilk gece yemek olarak Allah eksikliğini göstermesin bir kuru pilavla biraz yoğurt çıkardılar. Selanik

Valisi şahsım için bir tabla yemek göndermişti, geri çevirdim. Çatal kaşık, bardak olmadığı için çocuklar ve büyükler ellerile yiyebildiklerini yediler ve yattılar. Ben, eski püskü iki koltuğu birbirine yaklaştırarak uykuya çekildim. Kapılar üstümüzden kilitlendi. Yalnız benim odamda küçük bir mum yanıyordu. Mithat ve Mahmut Paşaları (39) Taife gönderdiğim zaman, oradaki ihtiyaçlarının neler olabileceğini düşünüp icabını yapmak için tehalük (heyecan) gösterdiğimi hazin, hazin hatırladım. Beni tahttan indiren Askerler de benim kanımı taşıyorlardı. Hiç vakitleri olsa, akılları başlarında olsa, padişahlarına acımasalar bile, masum çoluk çocuğa böyle davranırlar mıydı?..
Muhafızımız Fethi Bey Söz Anlar Bir Zabitti..
Muhafızımız Fethi Bey Söz Anlar Bir Zabitti..

Perde yoktu ama pencereler, pancurlar sımsıkı kapalıydı. Çocukların hava ve güneş görebilmeleri için pancurların aralanmasına ancak aylar sonra izin alabildik...

Bizi muhafazaya memur müfrezenin kumandanı Fethi Bey (Fethi Okyar) söz anlar, aklı başında bir subaydı. Benimle ve çocuklarımla münasebeti daima gereken nezaket içinde olmuştur. Zaman, zaman hepimizin ihtiyaçlarını soruyor, elinden gelenleri hemen yapıyor, gelmeyenleri de İstanbul'a yazıyordu. Fakat emrine verilmiş bazı subay ve erler vardı ki, bunların sebebsiz düşmanlıklarını anlamak mümkün değildi. Tehdidkâr (ürkütücü) tavırlarla bahçede gezinirler ve kapalı pancurlara gazap dolu bakışlarla bakarlardı.

Oğlum Abdürrahim Efendi, Kumandan Fethi Bey'in müsaadesile ara sıra bahçeye, çıkar, bu subaylarla ahbablık ederdi. İçlerinde çok iyileri olduğu gibi, bize düşman olanları da bulunduğu için, oğlumun ara sıra ağlayarak köşke döndüğünü görürdüm. Tahkik ederek öğrenirdim ki, ekmeğimle büyümüş, açtığım mekteplerde okumuş, memleketi batırmak isteyenlerin tesirinde kalarak bana düşman olmuş bu subaylar, bana sövüp sayabiliyorlardı... Ellerine fırsat geçse, va-, zifeleri bizi korumak olan bu subayların hepimizi öldürebileceklerini anladım.

(39) Taif'te boğularak öldürülen Sadrâzam Mithat Paşa ve Damad Mahmut Paşa.
Birden Bir Silâh Patladı..
Birden Bir Silâh Patladı..

Selânik'e gelişimizin üstünden bir yıl kadar geçmişti. Bir gün, balkonda ayakta duruyordum. Birden bir silâh patladı ve kurşun başımın üstündeki duvara çarpıp balkonun altındaki çakılların içine düştü. Baktım, bahçedeki taflanların arkasında bir subay vardı, saklanmıştı. Bağırdım :— Kimisin, çık dışarı!..

Önce taflanlar kımıldadı, sonra bir subay yavaş yavaş ayağa kalktı. Topçu Yüzbaşısı Salim adında biri imiş. Elin de hâlâ tabancası vardı." Bana tekrar ateş edebilirdi. Önce, balkondan çekilmeyi düşündüm, sonra işler bu raddeye gelmişse, kader-i ilâhiden kaçılamayacağını düşündüm. Subay da o sırada tabancasını mahfazasına koymuştu. Tekrar kendisine :— Ne istiyorsun?...diye sordum. Cevap vermedi. Ağır ağır bahçenin sonlarına doğru uzaklaştı. Uzaklaşırken bile yüzüme gazapla bakmaya devam ediyordu. Bu sırada silâh sesine öteki muhafızlar ve ailem yetişti. Köşkü feryatlar doldurdu. Musahibim Selim Ağa ile oğlum Abid ve Kahvecibaşım Ali Efendi o sıra bahçede geziniyorlarmış. Onlar da silâh sesi üzerine balkonun altına geldiler. Ali Efendi'ye :— Kurşun işte surda duruyor. Alıp bana getir!..

Dedim. Zavallı Ali Efendi o kadar korkmuş, ürkmüştü ki, hayatında ilk ve son defa emrimi yerine getiremedi. Her tarafı titriyordu. Sapsarı kesilmişti. Güçlükle duyulabilen bir sesle :
— Af ediniz bu naçiz (değersiz) kulunuzu sultanım, ya-pamıyacağım..
Demek kurşunu gösterdiğim yerden alırsa, kendisini öldüreceklerini sanıyordu. Can korkusunun ne demek olduğunu bilirim, kendisine kırılmadım!


Eserin yazarı: İsmet Bozdağ Eser: II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri