Mithat Paşa İngilizlere Güveniyor.

Mithat Paşa İngilizlere Güveniyor.
Musurus Paşa'nın bunu bana bildirdiği günler, Mithat Paşa'yı Sadrazam tayin ettiğim günlerdi. Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa'nın yoldaşıydı. Birlik olup Amcamı tahttan indirmişlerdi. Mithat Paşa da Hüseyin Avni Paşa gibi İngilizlerden yana bir politika izliyor ve her halinden, İngilizlere güvendiği görülüyordu. Büyük bir güvensizliğe kapıldım. Mithat Paşa'yı suçlayacak hiç bir delilim yoktu. Fakat Amcam Abdülâziz Han'ın İngiliz parmağı ile devrildiği apaçık ortadaydı. Sadrazamım da, bu işi yapanların başında geliyordu. İyi niyetle de olsa, Devletimin düşmanına sırtını dayamış ve onların sözünden çıkmayan bir insana mülkü teslim etmek cinnet olurdu. Dikkatle hareketlerini takibe başladım.
Hayatımda hiçbir şey beni bu derece sarsmamıştır. Bir mülkün Sarasker ve Sadrazamlık mevkiine yükselen bir kimsenin, yabancı bir devletden para almış olmasını havsalam kabul etmiyordu. Eğer Mithat Paşa da ayni yolun yolcusu ise, devlet tuzağa düşmüş demekti. Halbuki Devlet'in başında büyük gaileler vardı. Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydik. Ruslar, savaş açmak üzereydiler. Tersanede toplanan yabancı devletler, Ruslarla birlik olmuş, Sırbistan ve Karadağa toprak verilmesini Bulgaristana muhtariyet adı altında İstiklâl tanınmasını istiyorlardı. Girit karşıktı. İstanbul bile her gün yeni bir karışıklığa sahne oluyordu; Mithat Paşa takımının Fatih ve Beyazıt medreselerinden ayaklandırdığı çömezler, Saray kapısına kadar geliyor ve «Yaşasın Kanun-u Esasî, Yaşasın Mithat Paşa» diye bağırıyorlardı. «Kanun-u Esasi» çıktığına, Mithat Paşa Sadrazam olduğuna

göre, bunlara ne gerek vardı?.. Her gün yeni bir fitne, ortalığı altüst etmekteydi.
Umumî Vaziyet Karanlık
Giderek Mithat Paşanın tutumu da bana güven vermemeğe başladı. Bu dönemde bir savaştan o kadar çekindiğim halde, adini adım savaşa gittiğimizi görüyordum. Tersanede toplanan büyük devletler Hariciyye vekillerinin konferan-, sı, Devletimize verilmiş bir ültimatomla son buldu. Ya dediklerini harfi harfine yapacak, ya da Rusya ile savaşta karşı karşıya kalacaktık. Mithat Paşa, İngilizlerle Fransızların bizimle birlik olacaklarını söylerken, İngiliz Hariciye Vekili Salsbery, elcilikten gönderdiği özel bir memurla bana, «Ruslarla savaşı kabul ettiğimiz takdirde, hiç bir yardımda bulu-namıyacaklarını» açıkça bildiriyordu.
İyice bunalmıştım, fakat sabrederek olayların önüne geçmeğe çalışıyordum. Mithat Paşa, büyük devletlerle uyuşmaya yanaşmıyordu. Heyeti Vekile'de büyük devletlerin tekliflerini red etmeyi kararlaştırdılar; Bu savaş demekti. Kendisini hemen Saray'a çağırttım ve böyle, vebali ağır bir kararı büyük devletlere bildirmeden önce, Devlet ileri gelenlerinden bir umumi meclis toplamasını kendisinden istedim, İsteksizce kabul etti ve böyle yaptı.
Öyle yaptı ama, elaltından da istediği kararı almak için hazırlıklar yapmayı ihmâl etmedi. Nitekim kendisinden sonra ilk sözü, emmim Abdülâzizin Hâl'inde işbirliği yaptığı, eski Sadrâzam Mehmet Rüştü Paşa aldı ve «Erbab-ı namus için tek yol vardır, ben konferans tekliflerinin katiyen reddedilmesine taraftarım,» deyip çıktı.
Bir toplulukta, eski sadrâzam gibi bir devlet büyüğü işi kahramanlık edebiyatına dökerse, gerisinin nasıl sökeceği bellidir. Karar, Mithat Paşanın istediği gibi çıktı. Osmanlı

Devleti böylece, savaş halinde olduğu Sırbistan ve karadağ' dan, başka, Rusya, İngiltere, Avusturya - Macaristan, Almanya, Fransa ve İtalya ile de savaş haline girmiş oldu.
Sadrazam Ordu Mevcudunu Bilmiyor...
Sadrazam Ordu Mevcudunu Bilmiyor...

Sadrazamdan (26) ve Serasker Paşa'dan (27) ordunun ne durumda olduğunu sordum. Bana iki yüz bin askerin silâh altında olduğunu ve düşmandan gelecek her saldırıyı kar-, şılayacak güçte olduklarını söylediler. Bu sırada Gazi Ahmet Muhtar Paşa'dan bir telgraf aldım. Kumandasındaki askerin otuz bin olduğunu bildiriyor ve bu kadar küçük bir kuvvetle düşmanın yüzbinlerce kişilik saldırısına dayanamıyaca-ğını söylüyordu. Hemen Sadrazamı ve Saraskeri saraya çağırttım ve kendilerine telgrafı gösterdim. Sadrâzam, ordu mevcudunu bilemeyeceğini söyleyerek işin içinden çıktı. Serasker kemküm ediyordu. Bu kadar sorumsuz ve kolayca suçu başkasının sırtına yükleyebilecek kişilerle bir savaşa girmenin delilik olacağına inandım. Fakat halk Mithat Paşaya bağlanmıştı ve kendisinden bir mucize beklemekteydi. Onu uzaklaştırmak bir devlet hatası olacaktı.
Emrindeki askerin mikdarını bile bilmeyen bir Sadrazamla zafere değil, ancak yenilgiye gidilebilirdi. Bununla beraber sabrettim ve onun eksiklerini kendim tamamlamağa çalıştım.

Mithat Paşa, aklına geleni yapmak istiyordu. Övgülerle inhasını sağladığı Maliye Nazırını, bir süre sonra işten uzaklaştırmak istedi. Kanun-u Esasi'ye göre, sebep sordum. Başarılı bir devlet adamı olduğunu, ancak - iş icabı - uzaklaştırılması gerektiğini söyledi. Ben, başarılı bir kimseninSadrâzam Mithat Paşa.Serasker Redif Paşa.işinden uzaklaştırılmasının Kanun-u Esasî'ye uygun olmayacağını bildirdim. Bu sefer de aldığı bir kararla devlet hazi-nesine 35.000 lira zarar getirmiş olduğunu ileri sürdü. Yazdı-ğı üç tezkere, birbirini tutmuyordu; işin aydınlığa kavuştu-rulmasını istedim. Öfkelenip küplere binmiş ve bana izahat verecek yerde, tezkereyi getiren memura : «Bundan sonra 'Maliyeye gelenlerin hepsini «Mabeyn-i Humayun'a, (Saray) göndereceğim, oradan karşılık verilsin,» demiş. Bir Sadrazamın bir Padişaha böyle cevap verdiği, bilmem özendiği İngiltere ve Fransada görülmüş müdür?.. Buna rağmen sabrettim.
Başına Buyruk Sadrazam.
Başına Buyruk Sadrazam.

Mithat Paşanın konağında hemen her akşam kemal Bey, (Namık Kemal) Ziya Bey, (Ziya Paşa) ve Rüştü Paşa'larla diğer arkadaşların toplanıp içtiklerini ve ileri geri konuşmalar yaptıklarını öğreniyordum. Bir seferinde Mithat Paşanın «Hanedan-ı Osmaniden artık hayır gelmez. Cumhuriyete gitmekten başka çare kalmadı. Bunu nasıl sağlamalı dersiniz? Bu meseleyi sizin gibi bir kaç kişi anlar. Âlemde bugüne kadar 'Al-i Osman' denilmiş, bundan sonra da 'Al-i Mithat' denilse ne olur?. Siz ne dersiniz?» dediğini de yine o mecliste hazır bulunan bir kimseden öğrendim.

Nihayet Zaptiye Nezaretinden bir tezkere geldi. Mithat Paşanın konağında her akşam yiyip içenlerden birinin «Mithat Paşa İstiklâliyeti aldı. Bu sayede Murad'ı bermurad ederiz» dediği bildiriliyordu. Daha önce de biraderim Sultan Murad'ı kadın kılığına girip saraydan kaçırmaya kalkmışlar ve bu işe yeltenenlerin, Mithat Paşa gibi Mason oldukları ortaya çıkmıştı, İngiltere, her türlü fitneyi, masonluk kanalından yürütmeğe devam ediyordu.Mithat Paşa, bir yandan Saray buhranı yaratmak, bir yandan ülkeyi savaşa sürüklemek felâketi içinde bulunması yetmiyormuş gibi, bir yandan da müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu vilâyetlere azınlıktan Valiler tâyin etmek, ordunun temeli olan Harbiye Mektebi'ne Rum talebe almak gibi akıl almaz işlere koşulmuştu. Bunlar, o gibi işlerdi ki, ma-zaliah devleti temelinden yıkabilirdi. Ben bu kararnameleri imzalamadım. Bunun üzerine bana bir mektup gönderdi. Edeb'den ve edebiyat'dan uzak bu mektubunda hatırımda kaldığına göre «Kanun-u Esasî'yi ilândan maksadımız, Saray'ın istibdadına hâteme (son) vermek zat-ı şahanelerine vazifelerini öğretmektir,» diyordu. Bütün işlerimi bıraksam da Mithat Paşanın yanlışlarını düzeltmeğe çalışsam, bunu başaramıyacağımı iyice anladım. Osmanlı mülkü temelinden sallanıyordu. Bütün bunların üstünde de Sadrâzam'ın, ister masonluğundan gelsin, ister daha hususi sebeblerden gelsin, körükörüne İngilizlere bel bağladığım görüyordum. Artık duramazdım; Kanun-u Esasî'nin bana verdiği hakka dayanarak kendisini Sadrazamlıktan uzaklaştırdım ve sınır dışı ettirdim. Brendiziye gitti. Gitti ama Saray'dan ayrılırken : «Bu millete Allah Rahmet eylesin» demek hodgâmlığını (bencilliğini) da gösterdikten sonra...


Eserin yazarı: İsmet Bozdağ Eser: II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri