Hemen Kumandanı Arattım.


Hemen Kumandanı Arattım.

O sıra, Muhafız Kumandanı Fethi Bey, gitmiş, onun yerine Kolağası Rasim Bey adında bir zabit gelmişti. Hemen Kumandanı arattım. Köşkte değildi. Haber verdiler, koştu geldi. Kendisine :
— Yüzbaşı Salim bizi vurmak istedi. Silâhile ateş etti. İşte kurşunun duvarda açtığı delik, işte kurşun düştüğü yerde duruyor. Bu ne iştir?.. Bana o kurşunu düştüğü yerden alıp getiriniz, hatıra olarak saklamak istiyorum.
- dedim. Rasim Bey, sert bir askerdi ama, terbiyeli idi. Benden özürler diledi. Salimi hemen uzaklaştıracağını ve Divan-ı Harbe vereceğini söyledi. Beni yatıştırıcı bazı sözlerden sonra, bahçeye indi, çakılların arasındaki kurşunu alıp cebine koydu ve bana getirmedi. Kendisinden bunu tekrar istediğim zaman, kurşunun bir delil olduğunu, bu sebeble teslim edemeyeceğini, bağışlanmasını istedi. Sustum, olay böylece kapanmış oldu..
Belki şahsî kusurumdur. Belki yiğit yaratılmamışım; fakat yalnız «öldürmek» kadar, «öldürülmekten» de korkarım! Ne bir cana dokunabilirim, ne canıma dokunulmasına razı olabilirim. Hayatta tek istediğim şey rahat döşeğimde ölmektir. Öyle olduğu halde, birçok defalar ölümle yüzyüze

geldim. Ermeni Komitacılar üstüme bomba ile saldırdıkları zaman, Caminin önü mahşere dönmüştü. Havada kol, bacak uçuyordu. Tuhaftır, korkmadım. Arabaya atlayıp atları sürerek Saray'a tek başıma gittim. O andaki bütün gailem, ölenler ve yaralananlardı. Yüzbaşı Salim'in kurşunu da bir arşın tepemde duvarı deldiği zaman, katiyyen korkmamış-tım, telaşa kapılmamıştım. Ama, yine söylüyorum, öldürülmekten her zaman nefret ettim ve korktum. Ama o saat çatıp gelince, hiçbir şey duymuyorum.
«Ölüm Vuslattır.»
«Ölüm Vuslattır.»

Bunları yazmaktan maksadım, hayatım ve ailemin hayatı, Meşrutiyet Devleti'nîn ve Ordu'nun kefaleti altında olduğu halde, öldürülmek tehditlerinden ve teşebbüslerinden uzak yaşamadığımı anlatmak içindir. Şahsî servetimi Ordu'ya bağışlamamı ısrarla istedikleri günlerde de aylarca, «çoluk çocuğumla birlikte öldürüleceğim» tehdidi altında yaşadım. Sinni kemale (olgunluk yaşına) ermiş bir insan için ölüm vuslat'dır (Allaha kavuşmak) fakat, nedense öldürülmek benim için hayat boyunca bir nefret ve korku kaynağı olmuştur. Beni baskı altında tutanlar, her halde bu hissimi keşf etmişlerdi.
Alâtini Köşkünde geçen hayatımın güzel tarafları da vardı. Çoluk çocuğumla başbaşa yaşamak, onların küçük dertlerine derman olmak veya olamadığım için üzülmek, güzel şeylerdi. Kızlarım mandolin çalarlar, şarkı söylerlerdi. Onlar şarkı söylerken denizi seyr etmek ve koyu bir çay içmek benim için saadetin ta kendisiydi. Yeterli âletim olmadığı için ince marangozluk yapamıyorum diye üzüldüğüm günler bile hafızamda güzelce kalmıştır. Olayların ehemmiyeti, buudlarım (boyutlarını) değiştirmişti. Hükümdar iken, Yemen İsyanını ehemmiyetli görürdüm; ülkemin sorumlulu-

ğundan uzaklaştıktan sonra mesela, Muhafız Kumandanımız Fethi Bey'in yerine başka bir kumandanın gelmesi benim için ve hepimiz için «ehemmiyetli» oluverirdi.
Bize okumak için kitap, gazete verilmezdi. Bu yüzden dünyada olup bitenlerden habersiz yaşıyordum. Benim gibi, bütün hükümranlık yıllarında istihbarata büyük ehemmiyet vermiş bir insanın, mahallesinde olup bitenlerden bile haberdar olamaması cidden çok sıkıntılı bir şeydir. Zamanla buna da alışır gibi oldum. Fakat oğlum veya musahibim bahçede gezerken subaylardan bir şey öğrenmiş ise, bu sözlerin hikmetini (gerçeğini) anlamak için tefsir üstüne tefsir (yorum) yapardım. İnsan kolay kolay alıştığı şeylerden uzak-laşamıyor...

İkindi ezanı okunuyor. Bugün de bu kadarla kalsın. Hatırıma gelen bazı şeylere, inşallah yarın devam ederim.
Padişahın Şahsi Serveti Alınıyor
Padişahın Şahsi Serveti Alınıyor

5.Nisan.l333 (1917) Beylerbeyi Sarayı

Benden sonra Yıldız'ın (Sarayı) hazinesinden başka, eşyalarının da yağma edildiklerini işitmiştim. Buna Biraderim Padişahın nasıl göz yumabilmiş olduğunu hâlâ anlamıyorum. Çünkü bunlar Milletin malı idi, onları saklayıp gözetmek de — hükümet kadar— Padişahın da vazifesiydi. Her neyse.. Selânik'e geldiğim zaman, beraberimdeki birkaç parça mücevherle, İsviçre ve Berlin Bankalarındaki nukût (para), esham ve tahvilattan başka hiçbir servetim yoktu. İttihatçılar, bu sefer de bu paraya göz diktiler.

Bir sabah Muhafız Kumandam Fethi Bey'in beni görmek istediğini söylediler, «buyursun» dedim. Geldi. Evza-u etvarı (davranışı) hürmetkar, konuşması nazikti. İlk evvel hâl ve hatırımı sordu. Bir şeye ihtiyacım olup olmadığım öğrenmek istedi. Bu meyanda izhar ettiğim (açıkladığım) bir iki arzumu hemen yerine getireceğini vaad ettikten sonra, başını önüne eğerek bir müddet sustu. Bir şey söylemek istediğini, fakat nereden gireceğini düşündüğünü hemen anladım.

Sözü bu kerre memleketin durumuna, Ordu'nun ihtiyaçlarına, hazinenin memur aylıklarını bile veremeyecek hâle geldiğine getirdi. Hele Ordunun ihtiyaçlarını sayıp dökerken, bir Erkân-ı Harp (Kurmay) vukufu içinde dile getiriyordu. Sözünü şöyle bağladı :
— Ordu, yardımlarınıza muhtaçtır.Benim gibi mahlul (düşürülmüş) bir padişah Orduya nasıl yardım edebilirdi! Çoluk çocuğumla birlikte sürülmüş, bir köşke haps edilmiştik. Gazete okumaya bile hakkımız yoktu. Devletin verdiği 1000 lira ile yaşıyorduk. Bu, yaşamamız için bile yetmiyordu. Teaccüple (hayretle) sordum :Nasıl yardım?..Bankalardaki nukût ve tahvilatınızı Ordu'ya bağış
lamak suretile..
«Çoluk-Çocuğum Ne Olacaktı!»
«Çoluk-Çocuğum Ne Olacaktı!»

Beni tahttan indirdikleri, Selânik'e gönderdikleri, köşkün pancurlarını açmamıza bile izin vermedikleri zaman şa-şırmamıştım da, bankalardaki mevduat ve tahvilatımı benden istedikleri zaman hakikaten şaşırmıştıtaı. Çünkü bunlar, benim Şehzadeliğimde bile sahip olduğum servetin yarısı de-ğildi. İhtiyaç oldukça, şahsî servetimi severek devlet ve millet işlerinde kullanmış, bunu geri almayı hiçbir zaman düşünmemiştim. Şimdi, elimdeki son istinadgâhımı da (dayanağımı) almak istiyorlar ve beni amansız bırakmaya hazırlanıyorlardı. Kendimi düşünmekten çoktan el çekmiştim. Fa-



kat çoluk çocuğum ne olacaktı?.. Geniş bir aile babası idim. Onların hayatlarını düşünmek vazifemdi. Elimdeki kırpıntı kabilinden servet, onların geleceklerini emniyet altına almak şöyle dursun, günlük gailelerini bile bertaraf edemezdi. Bunları — hiddete kapılmadan — yavaş yavaş, Fethi Bey'e anlattım. Sonra dedim ki :— Biraderim Sultan Reşat Hazretleri benim hâlimi bilir.
Devletimden esirgenecek bir kuruşum bile yoktur. Bunların
hepsini Orduya versem, bir bölüğün bile ihtiyaçlarını ancak
karşılamış olurum. Devleti Osmaniye benim üç beş kuru
şumla ayakta kalamaz!
Fethi Bey, başını önüne eğmiş, beni dinliyordu. Hiçbir .şey söylemedi. Sonra kendisine sordum : — Bu, Biraderimin emri midir?...Ordu ye Hükümetin sizden ricasıdır efendim, dedi.Peki, çoluk çocuğum ne olacak?..Zatı Devletinizin ve evlâdü ayalinizin hayat ve maişet
leri, Devlet ve Ordunun kefaletleri altındadır.Cevap verirken, «Devlet»i, «Ordu»dan ayırdığına dikkat ettim. Ordu, devlet içinde devletmiş gibi konuşuyordu! Bundan çıkan manâ : Bugün İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Devlet olduğu, Hükümet, Meclis-i Mebusanın sivil kuvvetini, ORDU'nun da askerî kuvvetini temsil ettiğiydi.. Demek «Hanedan» süsten ibaret kalmıştı. Dehşete gark oldum.. Bu, Osmanlı tarihinde ilk defa, «Gayr-i mesul» (sorumsuz) bir heyetin, Devlet'i toptan ele geçirdiğini gösteriyordu.


Eserin yazarı: İsmet Bozdağ Eser: II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri