Abdulhamid İle Bir Görüşme


Abdulhamid İle Bir Görüşme

Birinci Dünya Savaşı içinde Memleketimize gelen Gazete de Lausanne muhabiri Jean Felixe'in Sultan Abdülhamid'le Beylerbeyi Sarayı'nda yaptığı mülakat:

«İstanbul karlar altındaydı. Savaş felâketi, Osmanlı îm-paratorluğu'nun tarihî başkentinde şiddetle duyuluyordu. O gün çok erken kalktım, içimde, mesleğe yeni başlayan ve o ana kadar tarihe yön vermeğe çalışmış hiç bir insanı görmemiş tecrübesizlerin heyecanı vardı. Gerçi benim birkaç saat sonra karşılaşacağım insan, şüphesiz ki, görebildiklerimden bambaşka bir insandı. Jön - Türkler'in uzun ve çetin mücadelelerden sonra tahttan indirmeğe muvaffak olabildikleri ikinci Abdülhamid'i ziyarete gidiyordum.

Buna on yıla yakın bir süre içinde ulaşabilmiş tek yabancı tarihçi idim. Tahttan indirilen Sultan evvelâ Selanik'te Âlâ tini köşküne gönderilmiş, sonra Balkan Harbi dolayısiyle Selanik tehlikeye girince, İstanbul'a getirilmişti. Yanında, sadece haremleri (Eşleri) ve hükümet tarafından yanında bulunmaya memur bir kaç adam vardı. Onun, ne iki selefinden birincisi Abdülaziz gibi hayatına kıymasından korkulurdu, ne de kısa bir zaman tahtta kalmış olan Beşinci Murat gibi içkiye ve vehme düşkün olarak ruhî ve bedenî zaafından endişe edilirdi.

İkinci Abdülhamid 1844 yılında dünyaya gelmişti. Su anda 74 yaşındaydı. Geçirdiği hareketli - mücadeleli, heyecan verici maceraya rağmen aklî ve bedenî kudretinin yerinde olduğu söyleniyordu. Hattâ misafir edildiğim Tokatlıyan otelinde tanıştığım Arap Milliyetçilerine bağlı ve Veliaht Vahidettin Efendi'nin yakını olduğu için hayatını güç-belâ



kurtarabilmiş, Fransızcayı saşılacak bir açıklık ve rahatlıkla konuşan münevver bir Osmanlı, bana gizlice, o günkü hükümet ileri gelenlerinin bazı önemli meselelerde, Abdülha-mid'in fikrini aracı kullanarak öğrenmek istediklerini açıklamıştı.
İttihat ve Terakki ileri gelenleri, İsviçre'nin, memleketleri hakkındaki fikir ve kanaatlerine büyük bir ehemmiyet veriyorlardı. İsviçre Maliyecilerinden M. Possard'ın aracılığı ile tanıdığım Cavit Bey, çağdaş Maliye konularını hak-kıyle bilen, zeki ve cerbezeli bir zattı. Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun Maliyesini düzeltmek ve geliştirmek gayretindeydi. Fakat her inkılâp memleketinde olduğu gibi, askerler karşısına büyük engellerle çıkmışlar, özellikle savaşa girme kararına karşı olması, Enver Paşa ile arasını açmış, vaziyeti güçleştirmişti. Cavit Bey'in, Fransız kültürünün tesiri altında ve Memleketinin kurtuluşu için tarafsız kalmayı istediğine, hattâ bu uğurda pek çok çalıştığına inanmaktaydı. Abdülhamid'le görüşmek hususunda direnişimin sebebini bile öğrenmek istemedi:
— Bu mülkâkat arzunuz sadece meraktan gelmese gerektir. Bununla beraber, aleyhimizde de olsa, tarihe hizmet edebilecek tesbitlere elimden gelen yardımı yapmakla kendimi görevli sayarım. Fakat size hatırlatmak isterim ki, muhatabınız, emsaline devrimizde az rastlanan zekî ve tecrübeli bir Devlet başıdır. Benliğine hâkim, vehimden istibdat ve korkunun yarattığı zulüm hevesi olmasa, kendisi, zekâ ve bilgi bakımından Avrupa hükümdarları arasında parlayacak bir insan olabilirdi. Sanıyorum ki sizi de tesiri altında bırakacaktır.
Daha sonra öğrendim ki, Cavit Bey bana bu konuşma müsaadesini büyük güçlüklerle elde edebilmişti. Hattâ Sadrazam Talât Paşa'ya, benim, bu tahttan indirilmiş Sultanın şahsına ait ve İsviçreli bir müessese ile ilgili konuyu görüşeceğimi söylemişti. Çünkü Padişah Sultan Beşinci

Mehmet Reşat, şehzadeliği zamanında uğradığı baskıların hâlâ tesiri altındaydı ve bütün Osmanlı Hanedanı mensuplarında, Abdülhamid'e karşı hürmetle karışık korku ve nefret müşahede ediliyordu.
Beraberimde Hariciye Nezaretinden bir zat olduğu halde, evvelâ Üsküdar'a geçtik ve oradan bir araba ile Beylerbeyi Sarayı'na doğru yola çıktık. 1917 senesi bitmek üzereydi. Harbin mukadderatı da, Osmanlı Devletinin bağlı olduğu Merkezî Devletler aleyhine gelişmekteydi. Fransa, tamamen işgal edilememişti, İngiltere, gün geçtikçe kuvvetleniyor, Amerikan müdahalesi tesirli bir hale geliyor du. Memlekette kaygı ve ümitsizlik başlamıştı. Savasın sefaleti yolardan geçen insanların zayıf ve solgun yüzlerinde bile görülebiliyordu.
Bakışlarıyla Düşünceleri Okuyan Adam...
Bakışlarıyla Düşünceleri Okuyan Adam...

Saray muhafaza altındaydı. Bizi karşılayan muhafız subay, bir yabancının Abdülhamid'i ziyarete gelmiş olduğunu görünce hayretini gizlemedi. Sabık padişahın rahatsız olduğunu, bu yüzden odasından pek çıkmadığım, hattâ tahttan indirilmesinden sonra da bırakmadığı marangozluk çalışmalarım odasında sürdürdüğünü söyledi. Sahiden heyecanlanmıştım. Onbeş dakikalık beklemeden sonra, oldukça ısıtılmış büyük ve geniş bir odada, beni ayakta karşılayan, sakalları aklaşmış, beli bükük, fakat gözleri zekâ ve merakla ışıldayan yaşlı adama bakınca ilk hükmüm şu oldu: «Bu adam, bakışlariyle düşünceleri okuyabilen bir adamdır.» Nitekim üç saate yakın süren konuşmadan dönerken, ilk müşahedemin haklı olduğunu anladım ve bundan gurur duydum.
Sabık Sultan, bana nezaketle yer gösterdi, ne zaman geldiğimi, ne iş ile uğraştığımı sordu. Gerçeği öğrenince hay

retini gizlemedi, şüphe ile yüzüme baktı.. Hakkı vardı.. Kendisinin tarafsız bir memlekete bağlı bir (Sivil Hariciyeci) ile görüşmesine nasıl müsaade edebildiklerini anlayamamıştı. Bunda, şahsı için tertiplenmiş gizli maksatlar olup olmadığını gözlerimden ve halimden anlamaya çalıştığını hissettim. Yine şayanı hayret bir hoşgörüyle - ki bunun Cavit bey'in aracılığı ile ve şahsının tesiri ile olduğuna inanırım - gelen Hariciye memuru, bizi yalnız bırakmıştı. Muhatabımla samimi hasbıhalde bulunduktan sonra kendisine teminat vermek ihtiyacını duydum. Cavit Bey'in dostu olduğumu, Hükümet ileri gelenlerinin, bu ziyareti geçmişe ait ve bir İsviçre müessesesini ilgilendiren ticarî bir konuya bağlı olduğunu zannettiklerini söyledim. Sabık Sultanın elinde siyah, iri taşlı kehribar bir teşbih vardı. Sesi tok, konuşması düzgündü. Kelimeleri düşünerek söylüyor, fakat düşüncelerini anlatmakta hiç güçlük çekmiyordu. Arzumu öğrendiği zaman, dudaklarında acı bir gülümseme dolaştı :— Benden ne öğrenebilirsiniz? Seneler var ki, kendi kö
şemde, terkedilmiş yaşamaktayım. Hakkımda neler söylendi
ğini duymuş, okumuşsunuzdur.Sıkıcı bir sessizlik başlamıştı. Sabık Sultan, konuyu değiştirmek isterken, benim kendisine sormak istediğimi bana sordu :— Siz Avrupa'dan yeni geldiniz. Savaşın sonuçlanması
özerinde kanaatiniz nedir? Tarafsız bir memlekete mensup
olduğunuz için fikrinizi söyleyebilirsiniz.Kanaatimi, savaşın İtilâf devletleri lehine biteceği şeklinde arzettim, Sessizce dinledi. Doğrular gibi bir hali vardı Sözlerim tamamlanınca kendisinin ne düşündüğünü sordum. Dudaklarında yine o acı gülümseme, cevap verdi:— Bu sualin muhatabı ben değilim. Onu bu gün sorumlu
luk yerinde olanlara sormanız gerekir.
Asabi hareketlerle teşbihi ile oynuyordu. Dedi ki:

— Osmanlı Mülkünün bekası, büyük devletler arasındaki



uyuşmalar ve çatışmalarla çok yakından ilgilidir. Bu mülkün emniyeti, bir harp halinde, denizlerde hâkim olan cephe ile müşterek olmakla kabildir. Savaştan kaçınmak imkânsız hale geldiği zaman, hiç olmazsa, donanması kesin surette hâkim olan devletlerin safında mücadeleyi kabule çalışılmalıdır. Çünkü Osmanlı mülkü, üç tarafı denizle çevrili bir yarımadadır. Denizler güven altında olduğu zaman, Rusya ve İran ile olan sınırlar üzerinde daha emniyetle savaşmak mümkün olur.
Sabık Hakan bu sözleriyle, harbin kaderi üzerindeki fikrini dolayısiyle söylemiş oluyordu. Gerçekten o, otuzüç yıllık saltanatı sırasında, daima büyük devletler arasındaki çatışmalara dayanarak varlığım korumanın sırrını araştırmıştı. Bunda da muvaffak olduğu söylenebilir.

Hürriyet ve Meşrutiyet...

Fakat benim Sabık Hükümdardan öğrenmek istediğim mevzu, onun hürriyet ve Meşrutiyet hakkındaki fikirleri idi. Murassa fincanlar içinde kahveler gelmişti. İtiraf etmeliyim ki, karşımdaki ihtiyarda, muhatabı kim olursa olsun ona tesir ve nüfuz edebilmek hassası fazlasıyla vardı. Araya giren fasıladan yararlanarak sualimi sordum :— Majestelerinin şahsiyeti üzerinde iddialar malûmu şa
haneleridir. Hürriyet ve Meşrutiyet yerine, ferdi saltanatı üs
tün tutmanızın gerekçesini bu gün de aynı kuvvet ve doğru
lukta buluyor musunuz?Sabık Hakan bu sualim üzerine ve tahminime ayrıkı olarak, asla irkilmedi, tereddüt etmedi, sadece bir an gözlerini kapadı, dedi ki :— Meşrutiyet idaresi kurmak, halkın bilgi ve idrakinin
bir muhassalasıdır. Bu tevcih veya lütfedilmez. İhkak edilir.
Bütün sun'î hâdiseler gibi, sun'î hürriyetler de felâket getirir,
ilk Mebusan Meclisi'nin çalışmalarını, ben, büyük dikkat ve

574



hassasiyetle takip ettim. Devletin karşılaştığı tehlikeli olayların gereği ne ise onu yaptım.


Eserin yazarı: İsmet Bozdağ Eser: II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri