KURANIN ÖĞRENİLMESİ

İslâm ilimlerinin temeli Kur'an sayılır. Bunu
defaatla söyledik. Onun için Müslümanlar Kur'an'a ehemmiyet verirler. İslâmın nurunu etrafa Kur'an saçar, Müslümanlık Kur'an'la yayılır. Müslümanlar fethettikleri yerlere muzaffer ordulariyle birlikte yanlarında kurra', hafızlar ve muallimler olduğu halde girerlerdi. Gönderilen valilerin vazifelerinden biri de Kur'an öğretmek idi.
İlk zamanlarda camilerde Kur'an'ın kıraat ve tefsiri öğretilirdi. Kur'an'ın kıraati için "Dârül-Huffaz ve Dârül-Kurrâ" lar
meydana getirilmiş, tefsiri ile uğraşan müesseselere ise "Darül-Hadîs" ünvanı verilmiştir. Her İslâm devleti bu müesseselere büyük ilgi göstermiştir. Bilhassa Türk devletleri, bu hususta ön sırada yer alır. Türk ülkelerinde bu müesseselere Vakıf olarak sık sık rastlıyoruz. Bunların bir çoğu tarihi bir önemi taşımaktadır.
Bu işe yarayan ilk medrese acaba ne zaman kurulmuştur? Bu suale cevap vermek kolay değildir. Emeviler devrinde tefsir ve kıraat ilmiyle meşgul olanlar vardı. Bu ilimlerin tedvini başlamış bulunuyordu. Fakat onlarda böyle bir müessese yoktu.
Bu işler cami ve mescitlerde halka halindeki tedris yoluyla görülüyordu. Edebiyata varıncaya kadar her şey orada tedris halkalarında öğreniliyordu.
Hattâ Abbasiler bile, bugünkü mânada, böyle medrese ve mektepten mahrum idiler.

Zehebi diyor ki: Selçukluların (H. 4Ş6'dan 485 yılına kadar) şanlı veziri olan Nizamül-Mülk ilk medrese kurandır. Bağdad, Belh, Nişabur, Herat, İsbahan (Isfahan), Basra, Merv, Âmül-Taberistan ve Musul, bunların her birinde birer medrese kurmuştur. Hattâ denildiğine göre Irak ve Horasan'ın her bir şehrinde onun bir medresesi vardı."Sübkî ve Süyuti'ye göre ise Nişabur'daki Beyhakiyye medresesi daha eskidir. Nizamül-Mülk'den önceki Nisabur'daki Sa'diye medresesini ise Sultan Mahmud'un kardeşi Emir Nasr bini Sebüktekin kurmuştur. Bu hususta kesin bir hüküm vermek biraz güçtür.

Makrizî diyor ki: "Halife Mu'tadid Billah (H. 279-289/M. 892-901), Bağdat'ta sarayının civarında her ilim erbabına göre daireler, meskenler hazırlamak istedi. Medreseler Hicretin 400 yılından sonra çıkmıştır. İslâmda ilk medrese tesis eden Nisabur ahalisidir, Beyhakiyye medresesini kurmuşlardır.''
Sıbyan Mektepleri diyebileceğimiz "Küttâp" medreselerden daha öncedir. Bunlar "yazma ve okuma öğreten yerler" demektir. "Küttâp ve Mektep" kelimeleri sıbyanı öğretme yerleri hakkında kullanılırdı. Küttap, kâtibin cem'i olduğu gibi mektep yerine de kullanılır. Sıbyan mektebi yerinedir. Cevheri: "Küttap ve Mektep bir mânayadır" diyor.
Kamus bu tabiri doğru bulmuyorsa da kelimenin bu mânada 10'uncu asırda bile kullanıldığını görüyoruz. Şam'daki Lala Mustafa Paşa vakfiyesinde (Sene 982) şu ibareler var: ''Ve ayyene lil-Muallimi fil-Küttabi hamse derahim.''
Bu mektepler Emevîler devrinde çok miktarda açılmıştır. Sonraları hep devam etmişler ve genişletilmişlerdir. Bunlar da Kur'an okuyup yazmak öğretilirdi. Şafii böyle mekteplerde okuduğu zamandan bahsederken diyor ki: "Anamda, kağıt almak için bana verecek para yoktu. Yassı bir kemik görünce onu alır ve ona yazardım. "(50)
İşte sıbyan mektebinden, camideki tedrisat halkalarından başlıyarak en yüksek medreselere gelinceye kadar Kur'an öğrenmek için uğraşan müesseseler vardı. Bunlar hem kıraat, hem de tefsir işiyle uğraşıyorlardı.

El-Fihrist sahibi İbni Nedim şunu naklediyor:
Kur'an'ın tefsiri hususunda esas olacak bir usul kurması veya kitap yazması için kendisine vaki olan müracaat üzerine Ferrâ (H. 207/M. 822), cemaati toplayıp camide müezzine diyor ki: ''Fatiha sûresini oku da tefsir edelim.''
Böylece işe başlıyor ve bütün Kur'an'ı bu sıra ile tamamlıyor. Demek ondan önce böyle sistemli bir surette tefsir eden olmamıştı. Mushafı baştan sonuna kadar sırayla âyet âyet tefsir eden o olmuştur. Bu iş camide yapılmıştır. Sonraları bu vazife medreselere devrolunmuştur.
Şunu da ilâve edelim ki cami ile medrese yanyanadır. Medrese devirlerinde
bile camide tedris halkası devam etmiştir. Medrese odalarında sakin olan talebe camiin içinde hocadan ders alırdı.
Müfessirlerin piri sayılan Mücahit, tefsir tedvinine ilk başlayandır. İbni Abbas'ın akvalini nakleder. Kendisi der ki: "İbni Abbas'a Kur'an'ı üç defa arzettim, dinlettim. Her âyet başında onu durdurarak: "Ne hakkında nâzil oldu, nasıl oldu?" diye sorardım.
İslâmiyet Kur'an'ın saçtığı nurlu ışıklarla mamur kürenin dört bucağına yayılmıştır. Afrika'dan Çin'e, Endülüs'ten Türkistan'a kadar hidayet nuru serpmiştir. İslâmiyetin vardığı yere Kur'an ışık saçmıştır. Ülkeleri ve gönülleri fetheden odur.

Şu tarihi hâdiseye bakın: Muktedir Billah zamanında eski Bulgarların Hanı Müslümanlığı kabul edince Halifeden dini ve Kur'an'ı öğretmek için bir heyet istemişti. Ahmet bini Fadlan Bulgarlara gönderilmişti. Fadlan bu seyahatinden bahseden eserini kaleme almıştır ki, "Risalei ibni Fadlan" diye anılır.
İbni Fadlan diyor ki: "Hicretin 310. senesi 12 Muharremine rastlayan Pazar günü mahalli maksuda ulaştık. Bu memlekette bulunduğumuz müddetçe hükümdar ve halk bize gelip Kur'an'ı ve izahatımızı dinlerlerdi''
İşte her vasıta ile Kur'an öğrenen ve öğreten bir Müslüman kitlesi vardı. Kur'an işi ihmal olunmuyordu. Bu işe teşvik ediyorlardı. Hatta Kur'an okumaya teşvik için "Fazli Kur'an" hakkında hadis bile uyduranlar olmuştur. Mevzuumuz dışında olmakla beraber hafifçe temas edelim. Bir aralık halk harp havadisi, cenk destanları gibi şeylere fazla düşkünlük göstermişti. İşte o zamanlarda Nuh ibni Meryem, Kur'an'ın fazileti hakkında sûre sûre hadis vazetmiştir. Beyzavi gibi bir âlim maalesef bunları tefsirine almıştır. Bu işi neden yaptığı Nuh'a sorulunca: "Baktım ki halk Ebuhanife'nin fıkhı ve Muhammed bini İshak'ın Mağazisiyle meşgul olup Kur'an'ın hıfzından yüz çevirmişler. Bunu görünce bu hadisleri hasbeten lillah vazettim"(51) demiştir.
Hakikaten Ashabı Kiram ve ondan sonrakiler Kur'an-ı Kerim'e çok büyük itina göstermişlerdir. Hazreti Peygamber, hadîs Kur'an'a katışmaması için: "Benden Kur'an'dan başka bir şey yazmayın" diye, hadisleri yazmaktan menetmişti. Hazreti Ömer, Kur'an'dan alıkor endişesiyle fazla hadis rivayetine taraftar değildi.

Hadis ilmini ilk tedvine başlıyan Zührî (H. 124/M.741) olmuştur. Kitaplarını etrafına yayar, daima çalışırdı. Hatta karısı: "Bu kitaplar bana üç ortaktan daha ağır geliyor" diye sızlanmıştı bile. İşte onun nakline göre: "Haz-reti Ömer hadisleri yazmak istedi, Ashapla istişare yaptı. Bir ay düşündü. Sonra hatırladı ki, Ehli Kitap, Kitabullah ile başka şeyler de yazdılar; onların üstüne
düştüler. Kitabullahı bıraktılar. Öyle ise ben vallah Kîtabullaha bir şey karıştırmam; iltibasa düşürecek bir şey yapmam.'' dedi.
Hazreti Ömer'in Kitabullaha bir şey karışmasından büyük endişesi vardı. Nafaka hakkında Fatma binti Kays'ın hadisini reddederken: "Unuttu mu, belledi mi bilemediğimiz bir kadının sözüne bakarak Allahın Kitabını bırakamayız" diyen odur.
Hazreti Ömer, Irak'a giden heyete Kur'an'a sarılmalarını tavsiye etmişti. Kurtubî'nin rivayet ettiğine göre:
Kuraza ibni Kâ'b şunu naklediyor: "Biz Irak'a yollanmıştık. Hazreti Ömer bizi geçirmeye çıkmıştı. Bize: ''Sizinle niçin buraya kadar geldim?" diye sordu. Biz de: ''Biz Resulullahın Ashabındanız, bize ikram için geldin." dedik.
Dedi ki: "Evet, siz öyle bir yer halkına gidiyorsunuz ki, onlar Kur'an etrafında toplanmışlar, kovan uğultusu gibi Kur'an sadası çınlıyor. Hadîs rivayetiyle onları bundan alıkoymayın. Kur'an'ı iyi okuyun, hadîs rivayetini az yapın; haydi yolunuz açık olsun. Ben sizinle beraberim." dedi. Kuraza'ya vardığında: "Bize hadis rivayet et, dediler, o da Ömer bizi nehyetti." dedi."
Hazreti ibni Mes'ut da Kûfe'den çıkarken arkadaşları onu teşyie geldiklerinde onlara dedi ki: "Kur'an'da niza' etmeyiniz. Çünkü onda ihtilaf yoktur. Çok tekrarlanmakla o eskimez, kaybolmaz. İslâm şeriatı, hudut ve feraizi ondadır. İki kıraattan birisi bir şey emredip diğeri nehyederse işte ihtilaf budur.
_____

50) Camiu Beyanil-îlm.
51) Müslim Şerhi, c. II, s. 125.


Eserin yazarı: Osman Keskinoğlu Eser: Kuranı Kerim Bilgileri

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Kuranı Kerim Bilgileri