DOĞUM KONTROLÜ




Çocuğun tenasül uzvunda kan fışkırıyordu. Kardeşini sünnet etmişti aklınca. Önceleri bağırabildiği kadar bağırdı
çocuk. Kanla beraber ses de yavaşladı; bir iniltiye dönüştü. Küçük ağabey hadisenin şokunu yaşıyordu. Anne ve
babasına ne diyecekti? Bu korku içinde kanlı bıçağı pencereden fırlatıverdi. Hâlâ ne olduğunu, neye uğradığını
anlayamamıştı. Ortada bir felaketin olduğunu sezinliyordu. Suçunu bile idrak edemeyecek kadar küçüktü.

Orada reşit biri olsaydı ona: "Sen niye korkuyorsun evladım, anne babanın anlaşarak atmaya karar verdiği
ceninden daha küçük bir şey kestin kardeşinden, onlar ağzı dili olmayan bir çocuğun dünyaya gelişini engellediler,
onların suçu seninkinden daha büyük" diyecekti.

Bu çocuk, dünyaya gelmeden, ağlayıp gülmeden buradan gidecekti. Ona yaşama hakkı en yakınları ve "Gönüllü
Aile Planlamacıları" tarafından haram ediliyordu. Bir küçüğü, bir yıldır hayatın tadını tatmış, küçük ellerini gökyüzüne
kaldırmış, yıldızları parmaklarıyla göstermişti. Fakat yeni dünyaya gelecek masum, kendine kaderden tevdi edilen
hakikat tohumunun sümbülünü gösteremeden gidecekti.

Batılı dostlarımız ! bizim çoğalıp güçlenmemize razı değillerdi. Gerçi kadın çocuğunun alınmasını istemiyordu.
Hayat şartları bunu gerektiriyordu. Hem de bu konuda o kadar kesif bir kampanya vardı ki bazıları bunlara
kanıyorlardı. Halbuki bu reklamlarda ve çalışmalarda yapılan masraflarla dünyaya gelen çocuklar beslenebilirdi.
Hastahanelerdeki "Aile Planlaması Merkezleri" doğum kontrolü için bedava ilaç da dağıtıyordu. Kadının buralardan
aldığı haplar onun sinirlerini hayli yıpratmıştı. Üç çocuğa birden bakamazlardı.

Bu çocuk onlar için bir hazır yiyiciydi. Ekonomiyi sömürecek, pahalılığa sebep olacaktı. Devletin ve bazı kuruluşların
aile planlamasında bu kadar ısrarlı gayretlerine rağmen ülkenin fakirlikten, enflasyondan kurtulamaması da ayrı bir
mevzü. Bu anne ve babalar kendi mahsulleri olan evlatlarını, kendi elleriyle, başkalarının telkinlerine aldanarak
katlediyorlardı. İlahi beyanın: "Onlar nesli ve ekini (ekonomiyi) bozarlar" (Bakara 2/205) ifadesi ne kadar açıktır.

Kardeşinin tenasül uzvunu kestikten sonra kapıyı kapatıp sokağa çıktı. Aniden aklına, evlerinin önündeki kamyonun
arkasına saklanmak geldi ve kamyon tekerinin altına büzüldü. Korkunun ve soğunun verdiği heyecanla bir kuş gibi titriyor ve ağlıyordu. Sırtını sağlam bir kaya gibi dayadığı tekerin arkasında yorgunluk ve bitkinlikten uyuyakalmıştı.
Birdenbire sırtına çok ağır bir yükün bindiğini hissetti. Bu habersizgelen yükün altında ikiye katlanmıştı. Şöförün
arabayı çalıştırmadan el frenini bırakıvermesi, bu feci kazaya sebep olmuştu. Bu çocuk da ağlayıp bağırmadan
kardeşinin gittiği, görmediği o meçhül aleme gidiyordu. Kocaman lastiğin altında o körpecik vücudu ezilmişti.

Olup bitenlerden hiç haberi olmayan anne ve baba, hastahanede çocuğu olmayan komşu kadına rastlamışlardı.
Baba, bu kadının aniden karşılarına çıkmasından çok rahatsız olmuştu. Kadın, anneyi lafa tutmuştu. Konuşma
esnasında hastahaneye gelmelerindeki gerçek sebebi öğrenen kadın, anneye yalvarırcasına: "Ne olur kaldırmayın,
onu bana verin, ben sizin yerinize ona bakıveririm, büyüyünce yine size vereyim!" demesine rağmen kadına birşey
söylemeden oradan uzaklaştılar.

Kadın çok hislenmişti. Herşey Allah'ın elinde değil miydi? Verir imtihan eder, vermez imtihan ederdi.
İnsanın evladı olması kadar güzel birşey var mıydı? Bazen evlatları yüzünden eğitimi çok önemliydi.

Aslında bugünkü yaşadığımız çevrede çocuğun terbiyeli yetiştirilmesi gerçekten çok zordu. Bazen en iyi insanların
çocukları bile mükemmel yetişmeyebiliyordu. Çocukların ilk doğdukları gündeki gibi günahsız büyümeleri lazımdı.
Düşünen kimdi bunu? Bir selin ortasında herkes yuvarlanıp gidiyordu. Bunları düşününce kadın şöyle derin bir nefes
aldı. Kendi başının hesabını rahatlıkla verebilirdi, ama dünyaya gelmesine sadece vesile olacağı çocuğun günahını
nasıl taşıyacaktı?

Rabbinden ümidini hiçbir zaman kesmemişti, nurtopu gibi bir evladı olsun istiyordu. Allah ruhunu yarattıysa ona
dünyada ceset giydirecekti. Onbeş-yirmi sene sonra çocukları olanlar bile vardı. Hz. Zekerriya (as)'ın durumu da
ayrı bir mucizeydi. Kadın bu düşüncelerle, inkisar ve ümit arasında oturdukları mahalleye doğru yola koyulmuştu.

Anneye ise müdahale yapılıp çocuk alınmış, ekonomik sebeplerle bir masumun kanı yere dökülmüştü. Anne birkaç
damla gözyaşıyla teessürünü belirtti. Babanın da yüzüne bu suç, bir korku, pişmanlık ve tatminsizlik şeklinde yapıştı.

Tuttukları taksiye evlerine dönerken anneyle baba, ne birbirlerine baktılar ne de bir çift söz ettiler. Şimdi diğer
çocuklarını fazla bekletmek istemiyorlardı. Ancak onlara sarılarak biraz önce ameliyathanede bıraktıkları masumun
hasretine tahammül edebilirlerdi. Hem öteki çocukları küçüktü, daha fazla yalnız bırakamazlardı.

Evleri uzaktan görünmüştü. Bu evin önündeki kalabalık da neydi? Mahalleli de onların geldiğini farketmişti, ama bu
feci hadiseyi nasıl anlatacaklar, büyük oğlunun kamyonun altında kalarak hayatını kaybettiğini nasıl söyleyeceklerdi?
Hiçbir şey söylemeye gerek yoktu. Anne çoktan hadiseyi hissedip bayılmıştı bile. Hastahanede rastladıkları
çocuksuz kadın bir yandan anneyi ayıltırken, onu teselli etmeye çalışıyordu. Baba ise evlerinin kapısını açarken bir
yandan da gözyaşlarını siliyordu.

Kapının gerisindeki flaketten ise hiç kimsenin haberi yoktu. Orada onları bir üçüncü acı beklemekteydi. (M.Üftade)


Eserin yazarı: İbrahim Refik Eser: Hadiselerin ibret dili

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Hadiselerin ibret dili