Cuma Namazının Sahih Olmasının Şartları

Cuma namazının sahih olmasının şartlan üç tanedir:

1- Cuma namazı kılınan yerin şehir veya köy olması.

2- Cuma namazı farz olan kırk müslüman tarafından kılınması.

3- Cuma namazı öğlen vaktinde cemaat ile eda edilecek kadar vakit ol­ması.

Eğer vakti çıkarsa, veya bu şartlardan biri oluşmazsa öğlen namazı kı­lınır.


Eserin yazarı: Kadı Ebu Şuca Eser: DELİLLİ ŞAFİ İLMİHALİ

  • Yeni Ekle
Yorumlar (5)

  • misafir  - arkadaşlar yukarıdakibilgiler
    arkadaşlar yukarıdakibilgiler eksikdir bunları araştırmadan öğrenmeden olmaz ve yanlıştırda cuma namazı siyasi bir namazdır ve hicret ile peygamber efendimiz tarafından kıldırılmıştır ve bunun şartları vardır ve bu şartlar yukardakiler den biraz daha kapsamlıdır.
  • semil  - bencede katılıyom
    bencede
    katılıyom
  • misafir  - cuma namazı
    CUMANAMAZI NEREDE FARZ KILINMIŞTIR
    İbni Hacer şöyle der: Cuma namazı Mekke'de farz kılınmıştı ancak. Rasulullah (s.a.) Mekke'de gizliliği tercih ettiği için orada kılamamıştır.

    İbn Hacer'in Cum'a namazının Mekke'de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını. Cum'a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmalarına bağlamış. Çünkü toplanıp Cuma kılmaları durumunda cumada anlatılanlar Küreyişin ilahlarının, kanunlarının hem de otoritelerinin sarsılmasına sebebiyet vereceği ve bundan dolayıda, gerek Allah ’ın rasulü gerekse müminler zarar göreceği için burada Cuma kılma imkanı bulamamışlardır.

    Rasulullah (s.a.s) Mekke'de müslümanlar Ka'be mes-cidinde bir araya toplayarak cuma namazını kılma imkanını bulamamıştı.

    Mus'ab b. Umeyr Medine'ye gittiği zaman cuma namazı kılmak için Rasulullah (s.a.s)'den izin istemiş, Rasulullah (s.a.s) de ona gönderdiği mektupta, cuma günü zeval vakti çıktıktan sonra, cemaatle kılacakları iki rekat namazla Allah 'a yaklaşmaya çalışmalarını ve bu vesileyle müslümanlara hitapta bulunmasını emretmişti. Bunun üzerine Mus'ab b. Umeyr, Küba'da Said b. Hayseme'nin evinde oniki kişi topladı ve bir koyun kesilerek yenildi. Mus'ab b. Umeyr îslam tarihinde müslümanlar cuma namazı için toplayan ilk kişi idi.

    İbn-i Şirin şöyle dedi:
    Rasulullah (s.a.s) Medine'ye hicret etmeden ve cuma ayeti indirilmeden önce Medineli müslümanlar cuma namazı kılmışlardır.

    İbn-i Abbas diyor ki:
    «Rasulullah (s.a.s)'e hicretten evvel cuma namazı için izin verildi. O Mekke'de bunu eda etmeye imkan bulamadı da Medine muallimi Mus'ab b. Umeyr'e şöyle emretti:
    «Cuma günü güneş ortadan kayınca Medineliler-le cuma namazı kıl.»


    Esad b. Zürare de Medine'de Nakihul Hadamat'da (Beyaza oğullarının kara taşlığında) kırk kişi toplayıp cuma namazı kıldırmıştır.

    Rasulullah (s.a.s) de Medine'ye girerken Salım b. Avf oğullarının oturdukları Ranuna vadisindeki mescidde ilk defa olarak cuma namazını kıldırmıştır.





    ULU’LEMR ŞARTI
    Hz. Cabir (r.a)'den rivayet edilen bir hutbede Resûl-i Ekrem (sav): "Bilmiş olunuz ki; Allah û Teâla (c.c) Cum'a Namazını bu sene, bu ayda, bu günde benim şu makamımda kıyamete kadar farz kıldı. Şimdi her kim benim hayatımda ve benden sonra adil veya zalim (Müslüman olmak kaydıyla) bir ûlû'lemr'i olduğu halde, Cum'a'yı hakir görerek veya inkar ederek kılmazsa, Allah û Teâla (c.c) onun iki yakasını bir araya getirmesin ve işinde ona bereket vermesin. İyi biliniz ki tevbe edinceye kadar o kimsenin namazı, zekâtı, haccı ve orucu yoktur. Tevbe edenin tövbesini Allah û Teâla (c.c) kabul eder..."

    Hanefi Fûkahası bu Hadis-i Şerif'te geçen "Ve lehû imamûn adilûn ev cairûn" hükmünü esas alarak: "Cum'a Namazı'nın edâsı için ûlû'lemr'in izni şarttır" hükmünde ittifak etmiştir.

    Abdullah İbn-i Mesûd (r.a) ve İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav): "Dört şey ûlû'lemr'in hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, Cum'a Namazını kıldırmak ve zekatı toplamak" hükmünü beyan buyurmuştur.


    "Sahih-i Buhari muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" isimli eserde: "İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kavline göre devletin (Ulû'lemr'in) izni olmadıkça, Cum'a Namazı sahih olmaz geçer.

    ŞEHİR ŞARTI1) Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması:
    Bu şart bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cuma namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda kılınır”. İbn Hazm (ö.456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrazzâk aynı hadisi Ebu Abdirrahman es-Sülemi aracılığı ile Hz. Ali’den rivayet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.

    DEVLET ŞARTI 2) Devletin izninin bulunması:
    Cuma namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek değerlendirmeye çalışacağız.
    a) Hanefilerin görüşü:
    Hanefi hukukçularına göre, cuma namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdillah ve İbn Ömer’den nakledilen şu hadistir: “Kim cuma namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli veya câir (Müslüman zalim) bir imamı (önderi) varken, onu küçümseyerek veya inkar ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin.”
    Bu hadiste, cumanın farz olması için adaletli veya adaletsiz Müslüman bir yöneticnin bulunması öngörülmüştür. Cuma namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardı. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cuma kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, cumadan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikoloji bakımından da cumanın idarenin kontrolünde kılınması gereklidir. Tabiki bu ancak şeri bir devlette gerçekleşe bilir.
    Ancak yöneticiler cumaya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan men etmek isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak cuma namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da cuma namazını kıldırmıştır..

    Devlet başkanı veya valilerin bizzat cuma namazı kıldırmaları gerekli midir? İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri cuma namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar.”
    Hanefilere göre, Hz. Ali bu namazı, insanlar kendi arasında toplandığı ve devlet başkanından izin almak mümkün olmadığı için kıldırmıştır. Bu uygulama, cumanın her zaman izinsiz kılınabileceği anlamına gelmez.
    Çünkü dikkat edilirse burada şeri bir devlet vardır küfür kanunlarıyla yönetilen bir devlet yoktur. Laik kanunlarda yönetilen bir devlette bu mümkün değildir buralarda bayram Cuma kılmak o devletin halkın nezdinde şeri devlet imajı vermek küfre insanları daha kul köle etmek demektir.
    Sonuç olarak hanefilerin bu konuda, toplum düzenine büyük önem verdikleri anlaşılmaktadır.

    Cuma Namazı Ne Zaman Farz Olur?
    Cuma namazı müslümanlar üzerine bi'setin 10. yılında, isra ve Mirac hadisesinde farz kılınmıştır. Rasulullah (s.a.s) kendisi Mekke'de iken, Medineli müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr'e haber göndermiş ve oradaki müslümanlara cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca cuma namazı kılmamıştır.
    Sahih kaynakları incelediğimizde Rasulullah'ın ilk cuma'yı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz. Demek ki farz olmasına rağmen Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke' de cuma namazını kılmamıştır. çünkü cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır. Bu şartlar Mek-ke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazıda farz kılınmış olmasına rağmen, Rasulullah ve müslümanlar cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
    Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz. Şartları tahakkuk ettiği halde mazaretsiz olarak üç defa cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadisde de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir. Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur. Zira Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke'de cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır.
    Şu halde farz olduğu halde Rasulullah'ın Mekke'de cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi? Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen cuma namazı şartları nelerdi?
    Cuma namazı kılınacak yerin bütün müslümanların toplanabileceği ve bütün müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. çünkü bütün müslümanlar toplanıp cuma namazı kılmış olsalardı gizli olan bazı müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak müslümanlara eziyet edeceklerdi.
    Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rek'atlardan ibaret değildir. Cuma namazında öğle namazının farzının iki rekat yerine, cumanın rükunlarından birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede cuma kılındığı anda müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür. Şayet müslüman imam cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam cumanın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.
    Zamanımızda Allah 'ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. işte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler.
    Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah 'a ait olduğunu Allah 'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldıki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
    Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
    Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazaretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
    Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Dar-ül harp-te cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı? Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte de cuma namazı kılınabilir. bu şartlara gelince;
    1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
    2 - Toplandıkları bu yerde, müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
    Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte cuma namazı kılınabilir. Bu şartlar da ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler.
    Şu halde şartları tahakkuk ettiğ.i halde cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir. Şu da unutulmaması gerekir ki şartları tahakkuk etmediği için cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır.
    Soru: İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cum’a’nın farziyyeti kalkar mı?
    Cevap: Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte yani İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cum’a namazı kılınabilir ve farziyyeti kalkmaz. Bu şartlara gelince;
    1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
    2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
    Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte Cum’a namazı kılınabilir ve farziyyeti kalkmaz.
    Bu şartlar ise ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasına kesinlikle müsaade etmezler. Zira hutbede söylenenler büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir.
    Müslümanlara Cum’a hutbesini kesinlikle kafirlerin izin verdiği ve istediği şekilde yapamazlar. Böyle yapılırsa Cum’a’nın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Üstelik İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak onların heva ve heveslerine uymak, onlara istekleri konusunda itaat etmektir ve küfürdür.
    Bu sebeple eğer ki Müslüman imam Cum’a için hutbeye çıktığında hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse bu durumda o imam Cum’a’nın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır.
    Cum’a’nın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.

    Soru: Kafir bir yöneticinin tayin ettiği imamın arkasında Cum’a kılınır mı?
    Cevap: Kafir bir sistemin veya yöneticinin, kendi sistemine hizmet eden ve yine kendisi gibi kafir olan imamlarının arkasında ne Cum’a namazı, ne vakit namazları ve ne de cenaze namazı kılınır. Çünkü onlar kafir olduklarından dolayı mü’minler üzerinde ne velayet hakkına, ne yöneticilik hakkına ne de imamlık hakkına sahiptirler.
    Maalesef zamanımızda Allah -u Telâ’nın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı yöneticilerin insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip Cum’a namazlarının, vakit namazlarının kılınmasına ve diğer bazı ibadet olan amellerin yapılmasına izin verdiklerini görmekteyiz.
    Hatta bu namazları kıldıracak veya İslam’dan kendilerine zarar vermeyecek belirli meseleleri insanlara anlatacak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. İşte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir yöneticilere ve sistemlere hizmet etmektedirler.
    Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi?
    Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah 'a ait olduğunu Allah -u Tealâ’dan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslüman'ın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi?
    Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
    Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
    Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
    Kafir sistemlerinde insanlara imam, din adamı, din profesörü, din doktoru veya din alimi diye tanıttıkları ve asıl görevleri o sistemlere hizmet etmek olan belamlar, aslında birer paralı devlet memurlarıdır. "İmamlık" onların "ekmek teknesi"dir. Onlar için "İslam" ya da "İslami değerler" hiç önemli değildir. Bu sebeple bu imamlar:
    1 - Allah (c.c)'a ve rasulüne iftira atmaktan geri kalmazlar.
    2 - İslam dinini ya bilmezler, ya kasıtlı saptırırlar.
    3 - İslam düşmanlarını yüceltir, över, kahraman ilan ederler.
    4 - Allah (c.c)'ın kafir dediklerini müslüman, müslüman dediklerini kafir ya da rejim düşmanı vs ilan ederler.
    5 - Allah (c.c)'ın insanlara kitaptan bildirilmesini emrettiği hükümleri gizlerler ve böylece laneti hakederler.
    6 - Kâfirlere dostluk, müminlere düşmanlık göstermeye teşvik ederler.
    7 - Her gün 5 defa minarelerden okudukları ezanın bile ifade ettiği manayı hissetmezler, sadece güzel teganniler yaparlar.
    8 - Bid'atleri dinden gibi gösterirler ve insanlara cennetten yer parsellerler.
    9 - Küfürle yaşamayı İslam olarak gösterirler, böylece küfrün hüküm sürdüğü yerleri İslam’mış gibi gösterirler.
    10 - Küfür yolunda savaşmayı ve bu uğurda ölmeyi şehadet olarak vasfederler, insanları buna teşvik ederler.
    11 - Dualarında Yahudi, Hıristiyan, putperest, ateist vs demeksizin herkese rahmet okurlar.
    12 - Kâfirlikleri açık, İslamı kabul etmediğini söyleyen, hatta İslam'a karşı bayrak açtığı bilinen kimselerin bile cenazelerini kılarlar, onlara kabirleri başında dua ederler.
    Bunlar gibi daha bir çok şirk, küfür, bid’atleri işlemekten geri kalmazlar. Bütün bunlara rağmen bu kimselerin İslam’da söz konusu edilen imamlardan olduğunu ve onların peşinde namaz kılınacağını hangi akıl sahibi kimse söyleyebilir ki?

    Soru: Cum’a kılınmadığı takdirde Müslüman a bir sorumluluk var mıdır?
    Cevap: Cum’a namazını kılmaması konusunda müslümana sorumluluğun olabileceği durum ancak şartların tahakkuk etmesi ve Müslümanın Cum’a kılmama konusunda mazeretsiz olması halinde söz konusudur. Bu ise müslümanın yaşadığı darla (yerle) alakalıdır. Buna göre müslümanın yaşadığı dara göre Cum’a konusundaki sorumluluğu şöyle değerlendirilir:
    a) Dar’ul İslam: İslam diyarında bir müslümanın Cum’a namazını kılmaması eğer ki onu inkarı sebebiyle ise o kimse dinden döner ve mürted olur. Şayet Cum’a namazını kılmaması inkarı değil, tembelliği veya önemsememesi sebebiyle ise bu kimsenin küfre girmesinden endişe edilir.
    Bu konuda Rasulullah (s.a.s)’ın bu meselenin ehemmiyetini belirten sözleri vardır.
    Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
    “Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.” (Nesei, Cumu’a, 2; Ebû Dâvûd, Taharet, 129),
    “Cuma namazını kılmayan birtakım kişiler, ya bundan vazgeçerler ya da Allah kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.” (Müslim, Cumu’a, 12; Nesei, Cumu’a, 2)
    “Allah , önemsemeyerek üç Cuma’yı terk eden kişinin kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, Salât, 210; Nesei, Cumu’a, 2)

    b) Dar’ul Küfür: Dar’ul Küfür kendi arasında şu kısımlara ayrılır:
    1) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunan Darul Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olduğu için kafirler Müslümanların ibadetlerine karışmazlar. Müslümanlar Cum’a dahil her ibadetlerini, kafir sistemin değil İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirirler ve bu konuda kafirler tarafından kendilerine bir zarar söz konusu olmaz.
    İşte böyle bir yerde sebepsiz Cum’a’yı terk etmek aynen Dar’ul İslam olan beldede Cum’a’yı terk etmek gibidir.
    2) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunmayan Darul Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olmadığı için kafirler Müslümanların ibadetlerini, İslam’ın emirleri doğrultusunda değil kendi bildirdikleri şekliyle yapılmasını isterler. Bu gibi yerlerde Müslümanlar hür değildirler. Bu sebeple Müslümanlara bu gibi diyarlarda Cum’a namazı farz değildir. Çünkü Cum’a namazı İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirilemez. Şayet getirilecek olsa kafirler tarafından eziyete maruz kalırlar. Bu durum farz kılınmasına rağmen Rasulullah (s.a.s)’ın Mekke’de Cum’a’yı eda etmemesi gibidir. Yani bu gibi diyarlarda Cum’a’nın farziyyeti kalkar ve Müslümanlar Cum’a namazı yerine öğlen namazını eda ederler.

    Soru: Küfürle hükmeden ve Müslümanlarla anlaşması olmayan küfür diyarlarında Cum’a konusunda Müslümanlara düşen görev nedir?
    Cevap: La ilahe illAllah kelimei tevhidini yüklenmiş her müslümana düşen görev; şirk tamamen ortadan kalkıp din sadece Allah (c.c)’ın oluncaya kadar müşriklerle mücadele etmesidir. Bu sebeple La ilahe illAllah düsturunu çok iyi anlaması ve onu tekrar yeryüzüne hakim kılabilme mücadelesi vermesi gerekir. Böyle yapmakla hem yeryüzünde Allah (c.c)’ın dinini hakim kılma, hem Cum’a namazı ve tüm ibadetleri rahatlıkla yerine getirebilme mücadelesi vermiş, hem de Allah (c.c)’ın rızasına uygun amel işlemiştir. İşte böyle diyarlarda müslümana düşen asıl görev budur. Bu konuda bizler için en güzel örnek Rasulullah (s.a.s)’dır.
    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
    "Ant olsun, Allah 'ın resulünde sizin için, Allah 'a ve ahi ret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah 'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21)

    İDDİA: Hutbenin rüknü birdir. O da mutlak manada hutbe niyetiyle Allah ’ı zikretmektir. , Sadece “Elhamdülillah”, “SübhanAllah ” ve “Lailahe illAllah ” demekle bu rükün tamam olur. Fakat hutbenin bundan ibaret olması tenzihen mekruhtur.
    CEVAP: Bu doğrudur ama bu meseleyi genelleştirmek yanlıştır.
    Çünkü ayette Allah 'ın zikrine koşun buyruluyor o yüzden hatip minbere çıktığında hutbe niyetiyle çıkmalı ve orada Allah (c.c)'ı zikirden olan sözler söylemelidir tabi meseleyi dar kalıplarda anlayan ve tevhidi bilmeyen insanlar bu meseleyi böyle anlarlar bu mesele yapılan zikirlerin manasını bilen kimseler için geçerlidir
    İster anlaşmalı darulharp olsun ister darul islam olsun Müslümanlar yapılan zikirlerin manasını anlayabiliyorlarsa bu yeterlidir yoksa hutbenin farziyetinin ne onemi var ki
    örneğin: bir imam minbere çıkıp 'SubhanAllah ' diyerek zikir yapsa oradaki Müslümanlar sunu çok iyi bilir: Allah (c.c)'ım seni her tür noksanlıklardan tespih ederiz. Senin hiç bir ortağın yok sen ibadete layık tek ilahsın... başka hüküm koyucu yoktur senden başka teşri belirleyici yoktur tıpkı tevhidin manasını anlayan ile anlamayanın durumu gibi yoksa imam minbere çıkıp da hutbe okusa Müslümanların eksik olduğu konularda onların anlamayacağı şeyleri tekrarlayıp dursa hutbenin ne anlamı var ki? Kaldı ki mesele sadece hutbe konusu değil daha bir suru mesele var insanların beşeri hükümleri kabullerinden tut kafir imamları kendilerine imam görmelerine kadar, halifenin olmamasından tut şehir yeri hükmünde olmasına kadar daha çok mesele var...
    İDDİA: Biz dışarıdaki imamların arkasında değil kendi bildiğimiz kişiyi tayin ediyoruz

    CEVAP: Diyelim kendi bildikleri kişiyi tayin ettiler bu kabul şimdi bulundukları yer (yani) şehir hükmünde mi? Söz konusu yerin şehir hükmünde olduğunu ispat edin o zaman...
    Bu yerin şehir hükmünde olduğunu düşünelim ve kabul edelim simdi bu yer darul İslam mı yoksa kâfirlerle anlaşmalı Müslümanların yaşadığı bir yer mi? o zaman bunu ispat edin
    Bu yerin bir anlık darul harple anlaşmalı bir belde olduğunu düşünelim... Bu durumda o beldenin halifesi kim... Kimler o halifeye biat etmiş... Ve niye bu yerde bütün Müslümanlara kapısını açmıyor? İmam tayin edilen kimse hutbesinde ne anlatıyor? Darul küfürün küfürlerini insanlara anlatıyor mu? İnsanları sirkten, küfürden sakındırıyor mu? La ilahe illAllah inancının ne olduğunu resullerin niçin bu kelimeyle gönderildiklerini anlatıyor mu? Eğer anlatmıyorsa ve bunlar yapılmıyorsa onların birilerini imam tayin etmeleriyle tagutların birilerini imam tayin etmesi arasında hiç bir fark yok çünkü her iki taife de İslam'dan habersiz ilmi gizleyenler veya ilimden habersiz paralı memurlar hükmündedir
    İDDİA: Size cumaya gitme diyen buna engel olan birimi var her yer serbest. Üstelik Cuma farz kılındığı zamanda peygamberimiz zor durumda idi bu yüzden kılamamıştı cuma farz kılındığı halde Medine de ise İslam beldesi yoktu fakat sadece İslam her eve girmişti ve serbesttiler günümüzdeki gibi

    CEVAP Evet... Dediğinizi inceleyelim bakalım dediğiz de ne kadar haklısınız görelim diyorsunuzki Rasulullah (s.a.s) O zaman zor durumda idi... Bu sözünüz de yerden göğe kadar haklısınız... Ama unuttuğunuz bir mesele var ki o da Rasulullah (s.a.s)'ın hangi zorluklar içerisinde olduğudur... Zira Rasulullah (s.a.s) Cuma kılmamasına rağmen tüm zorluklarına rağmen bu meseleden daha zorunu başarmış kâfirlere tevhidi yüzlerine karsı haykırmıştır şimdi sizce şu zamanımızda kâfirlere tevhidi gerçek manasıyla haykırmak mı daha zor yoksa Cuma kılmak mı? Elbette Tevhidi haykırmak daha zor? O halde acaba hiç düşünmezimsiniz Rasulullah (s.a.s) daha zorunu yaptığı halde daha basitini niye yapmamıştır... İste burada ortaya Cum'a için cumaya has şartların olduğu meselesi ortaya çıkıyor.
    O şartlar ise bilinen şartlardır. Bu şartlar olmadıkça Cum'a kılınmaz demektir.
    ve diyorsunuz ki İslam Medine'de her eve girmiştir... O yüzden Müslümanlar serbesttiler...
    Bu sözünüzde de haklısınız... O halde simdi şartların aynı olduğunu iddia ediyorsanız hay diyin tek tek evlerin kapılarını çalalım acaba Allah (c.c)'ın istediği ve resulünün tebliğ ettiği İslam'dan kimler nasibini almışlar görelim... Ama tabiî ki burada asıl olan birilerinin İslam dediği değil, Allah (c.c) ve resulünün İslam olarak bildirdiği ve kendisinden razı olduğudur... O halde sizlerle İslam'ı inceden inceye bir konusalım sizler İslam'ın neresindesiniz ki insanları da İslam’ı serbestçe yasayanlar olarak değerlendiriyorsunuz.

    İDDİA: Evet dediğiniz gibi cuma farziyetini yitirmiş olma ihtimali üzerine öğle yerine zuhuri ahir namazı kılınır zaten Son öğle namazı anlamına gelen Zuhr-i âhir namazı, bir kısım İslâm bilginleri tarafından, Cuma namazının sahih olmaması ihtimaline binaen, ihtiyaten kılınması öngörülen o günkü öğle namazıdır. Sıhhat şartlarındaki ihtilaf sebebiyle Cuma namazının geçerli olmaması ihtimalinden hareketle zuhr-i ahir namazının kılınmasının gerektiğini ileri sürenler olduğu gibi, buna karşı çıkanlar da olmuştur
    CEVAP O zaman Cum'a önemi yitirmişse Cum'a üzerinde bu kadar durmanın ne önemi var önemini yitiren bir şeyin farziyeti yoktur demektir veya onun yerine başka bir namaza gereklilik duyuluyorsa o ibadetin önemi yok demektir bu durumda Cum’a namazı için; değerini yitirmiştir onun için Zuhri ahir kılınıyor demek sizce bir tezat değil midir? Bu zuhri ahir meselesi muteahhir alimler tarafından ortaya çıkarılmıştır daha önceleri yoktu yani bir beldede birden fazla yerde Cuma kılınıyorsa asıl mescid’de kılınan caizdir diğerleri caiz değildir bununla birlikte yine Cumayı kılarlar ve akabinde zuhri ahir kılarlar demişlerdir bir şehirde birden fazla yerde Cum'a kılınıyorsa ve Cum'a kılınan yerler şehir hükmünde iseler bu durumda her Cum'a kılınan yerdeki kılınan namaz sahihtir bu alimlerin Cumhurunun görüsüdür Şehir hükmünde yer var olduğu halde köylerde Cum'a namazı kılınmaz ancak öğlen namazı kılınır kaldı ki Cuma namazı kılınsın bu konudaki hükümler açıktır hiç bir alim köyde Cum'a namazı kılınır dememiştir kaldı ki zuhri ahirden söz etsinler çünkü zaten zuhir ahire gerek yok öyle yerdeki kimseler farz olan ancak öğlen namazını eda etmeleridir
  • misafir  - eksik olmuş biraz bilgi
    eksik olmuş biraz bilgi aktaralım
    CUMANAMAZI NEREDE FARZ KILINMIŞTIR
    İbni Hacer şöyle der: Cuma namazı Mekke'de farz kılınmıştı ancak. Rasulullah (s.a.) Mekke'de gizliliği tercih ettiği için orada kılamamıştır.

    İbn Hacer'in Cum'a namazının Mekke'de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını. Cum'a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmalarına bağlamış. Çünkü toplanıp Cuma kılmaları durumunda cumada anlatılanlar Küreyişin ilahlarının, kanunlarının hem de otoritelerinin sarsılmasına sebebiyet vereceği ve bundan dolayıda, gerek Allah ’ın rasulü gerekse müminler zarar göreceği için burada Cuma kılma imkanı bulamamışlardır.

    Rasulullah (s.a.s) Mekke'de müslümanlar Ka'be mes-cidinde bir araya toplayarak cuma namazını kılma imkanını bulamamıştı.

    Mus'ab b. Umeyr Medine'ye gittiği zaman cuma namazı kılmak için Rasulullah (s.a.s)'den izin istemiş, Rasulullah (s.a.s) de ona gönderdiği mektupta, cuma günü zeval vakti çıktıktan sonra, cemaatle kılacakları iki rekat namazla Allah 'a yaklaşmaya çalışmalarını ve bu vesileyle müslümanlara hitapta bulunmasını emretmişti. Bunun üzerine Mus'ab b. Umeyr, Küba'da Said b. Hayseme'nin evinde oniki kişi topladı ve bir koyun kesilerek yenildi. Mus'ab b. Umeyr îslam tarihinde müslümanlar cuma namazı için toplayan ilk kişi idi.

    İbn-i Şirin şöyle dedi:
    Rasulullah (s.a.s) Medine'ye hicret etmeden ve cuma ayeti indirilmeden önce Medineli müslümanlar cuma namazı kılmışlardır.

    İbn-i Abbas diyor ki:
    «Rasulullah (s.a.s)'e hicretten evvel cuma namazı için izin verildi. O Mekke'de bunu eda etmeye imkan bulamadı da Medine muallimi Mus'ab b. Umeyr'e şöyle emretti:
    «Cuma günü güneş ortadan kayınca Medineliler-le cuma namazı kıl.»


    Esad b. Zürare de Medine'de Nakihul Hadamat'da (Beyaza oğullarının kara taşlığında) kırk kişi toplayıp cuma namazı kıldırmıştır.

    Rasulullah (s.a.s) de Medine'ye girerken Salım b. Avf oğullarının oturdukları Ranuna vadisindeki mescidde ilk defa olarak cuma namazını kıldırmıştır.





    ULU’LEMR ŞARTI
    Hz. Cabir (r.a)'den rivayet edilen bir hutbede Resûl-i Ekrem (sav): "Bilmiş olunuz ki; Allah û Teâla (c.c) Cum'a Namazını bu sene, bu ayda, bu günde benim şu makamımda kıyamete kadar farz kıldı. Şimdi her kim benim hayatımda ve benden sonra adil veya zalim (Müslüman olmak kaydıyla) bir ûlû'lemr'i olduğu halde, Cum'a'yı hakir görerek veya inkar ederek kılmazsa, Allah û Teâla (c.c) onun iki yakasını bir araya getirmesin ve işinde ona bereket vermesin. İyi biliniz ki tevbe edinceye kadar o kimsenin namazı, zekâtı, haccı ve orucu yoktur. Tevbe edenin tövbesini Allah û Teâla (c.c) kabul eder..."

    Hanefi Fûkahası bu Hadis-i Şerif'te geçen "Ve lehû imamûn adilûn ev cairûn" hükmünü esas alarak: "Cum'a Namazı'nın edâsı için ûlû'lemr'in izni şarttır" hükmünde ittifak etmiştir.

    Abdullah İbn-i Mesûd (r.a) ve İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav): "Dört şey ûlû'lemr'in hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, Cum'a Namazını kıldırmak ve zekatı toplamak" hükmünü beyan buyurmuştur.


    "Sahih-i Buhari muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" isimli eserde: "İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kavline göre devletin (Ulû'lemr'in) izni olmadıkça, Cum'a Namazı sahih olmaz geçer.

    ŞEHİR ŞARTI1) Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması:
    Bu şart bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cuma namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda kılınır”. İbn Hazm (ö.456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrazzâk aynı hadisi Ebu Abdirrahman es-Sülemi aracılığı ile Hz. Ali’den rivayet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.

    DEVLET ŞARTI 2) Devletin izninin bulunması:
    Cuma namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek değerlendirmeye çalışacağız.
    a) Hanefilerin görüşü:
    Hanefi hukukçularına göre, cuma namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdillah ve İbn Ömer’den nakledilen şu hadistir: “Kim cuma namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli veya câir (Müslüman zalim) bir imamı (önderi) varken, onu küçümseyerek veya inkar ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin.”
    Bu hadiste, cumanın farz olması için adaletli veya adaletsiz Müslüman bir yöneticnin bulunması öngörülmüştür. Cuma namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardı. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cuma kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, cumadan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikoloji bakımından da cumanın idarenin kontrolünde kılınması gereklidir. Tabiki bu ancak şeri bir devlette gerçekleşe bilir.
    Ancak yöneticiler cumaya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan men etmek isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak cuma namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da cuma namazını kıldırmıştır..

    Devlet başkanı veya valilerin bizzat cuma namazı kıldırmaları gerekli midir? İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri cuma namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar.”
    Hanefilere göre, Hz. Ali bu namazı, insanlar kendi arasında toplandığı ve devlet başkanından izin almak mümkün olmadığı için kıldırmıştır. Bu uygulama, cumanın her zaman izinsiz kılınabileceği anlamına gelmez.
    Çünkü dikkat edilirse burada şeri bir devlet vardır küfür kanunlarıyla yönetilen bir devlet yoktur. Laik kanunlarda yönetilen bir devlette bu mümkün değildir buralarda bayram Cuma kılmak o devletin halkın nezdinde şeri devlet imajı vermek küfre insanları daha kul köle etmek demektir.
    Sonuç olarak hanefilerin bu konuda, toplum düzenine büyük önem verdikleri anlaşılmaktadır.

    Cuma Namazı Ne Zaman Farz Olur?
    Cuma namazı müslümanlar üzerine bi'setin 10. yılında, isra ve Mirac hadisesinde farz kılınmıştır. Rasulullah (s.a.s) kendisi Mekke'de iken, Medineli müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr'e haber göndermiş ve oradaki müslümanlara cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca cuma namazı kılmamıştır.
    Sahih kaynakları incelediğimizde Rasulullah'ın ilk cuma'yı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz. Demek ki farz olmasına rağmen Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke' de cuma namazını kılmamıştır. çünkü cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır. Bu şartlar Mek-ke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazıda farz kılınmış olmasına rağmen, Rasulullah ve müslümanlar cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
    Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz. Şartları tahakkuk ettiği halde mazaretsiz olarak üç defa cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadisde de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir. Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur. Zira Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke'de cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır.
    Şu halde farz olduğu halde Rasulullah'ın Mekke'de cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi? Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen cuma namazı şartları nelerdi?
    Cuma namazı kılınacak yerin bütün müslümanların toplanabileceği ve bütün müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. çünkü bütün müslümanlar toplanıp cuma namazı kılmış olsalardı gizli olan bazı müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak müslümanlara eziyet edeceklerdi.
    Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rek'atlardan ibaret değildir. Cuma namazında öğle namazının farzının iki rekat yerine, cumanın rükunlarından birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede cuma kılındığı anda müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür. Şayet müslüman imam cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam cumanın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.
    Zamanımızda Allah 'ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. işte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler.
    Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah 'a ait olduğunu Allah 'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldıki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
    Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
    Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazaretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
    Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Dar-ül harp-te cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı? Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte de cuma namazı kılınabilir. bu şartlara gelince;
    1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
    2 - Toplandıkları bu yerde, müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
    Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte cuma namazı kılınabilir. Bu şartlar da ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler.
    Şu halde şartları tahakkuk ettiğ.i halde cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir. Şu da unutulmaması gerekir ki şartları tahakkuk etmediği için cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır.
    Soru: İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cum’a’nın farziyyeti kalkar mı?
    Cevap: Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte yani İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cum’a namazı kılınabilir ve farziyyeti kalkmaz. Bu şartlara gelince;
    1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
    2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
    Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte Cum’a namazı kılınabilir ve farziyyeti kalkmaz.
    Bu şartlar ise ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasına kesinlikle müsaade etmezler. Zira hutbede söylenenler büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir.
    Müslümanlara Cum’a hutbesini kesinlikle kafirlerin izin verdiği ve istediği şekilde yapamazlar. Böyle yapılırsa Cum’a’nın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Üstelik İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak onların heva ve heveslerine uymak, onlara istekleri konusunda itaat etmektir ve küfürdür.
    Bu sebeple eğer ki Müslüman imam Cum’a için hutbeye çıktığında hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse bu durumda o imam Cum’a’nın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır.
    Cum’a’nın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.

    Soru: Kafir bir yöneticinin tayin ettiği imamın arkasında Cum’a kılınır mı?
    Cevap: Kafir bir sistemin veya yöneticinin, kendi sistemine hizmet eden ve yine kendisi gibi kafir olan imamlarının arkasında ne Cum’a namazı, ne vakit namazları ve ne de cenaze namazı kılınır. Çünkü onlar kafir olduklarından dolayı mü’minler üzerinde ne velayet hakkına, ne yöneticilik hakkına ne de imamlık hakkına sahiptirler.
    Maalesef zamanımızda Allah -u Telâ’nın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı yöneticilerin insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip Cum’a namazlarının, vakit namazlarının kılınmasına ve diğer bazı ibadet olan amellerin yapılmasına izin verdiklerini görmekteyiz.
    Hatta bu namazları kıldıracak veya İslam’dan kendilerine zarar vermeyecek belirli meseleleri insanlara anlatacak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. İşte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir yöneticilere ve sistemlere hizmet etmektedirler.
    Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi?
    Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah 'a ait olduğunu Allah -u Tealâ’dan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslüman'ın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi?
    Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
    Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
    Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
    Kafir sistemlerinde insanlara imam, din adamı, din profesörü, din doktoru veya din alimi diye tanıttıkları ve asıl görevleri o sistemlere hizmet etmek olan belamlar, aslında birer paralı devlet memurlarıdır. "İmamlık" onların "ekmek teknesi"dir. Onlar için "İslam" ya da "İslami değerler" hiç önemli değildir. Bu sebeple bu imamlar:
    1 - Allah (c.c)'a ve rasulüne iftira atmaktan geri kalmazlar.
    2 - İslam dinini ya bilmezler, ya kasıtlı saptırırlar.
    3 - İslam düşmanlarını yüceltir, över, kahraman ilan ederler.
    4 - Allah (c.c)'ın kafir dediklerini müslüman, müslüman dediklerini kafir ya da rejim düşmanı vs ilan ederler.
    5 - Allah (c.c)'ın insanlara kitaptan bildirilmesini emrettiği hükümleri gizlerler ve böylece laneti hakederler.
    6 - Kâfirlere dostluk, müminlere düşmanlık göstermeye teşvik ederler.
    7 - Her gün 5 defa minarelerden okudukları ezanın bile ifade ettiği manayı hissetmezler, sadece güzel teganniler yaparlar.
    8 - Bid'atleri dinden gibi gösterirler ve insanlara cennetten yer parsellerler.
    9 - Küfürle yaşamayı İslam olarak gösterirler, böylece küfrün hüküm sürdüğü yerleri İslam’mış gibi gösterirler.
    10 - Küfür yolunda savaşmayı ve bu uğurda ölmeyi şehadet olarak vasfederler, insanları buna teşvik ederler.
    11 - Dualarında Yahudi, Hıristiyan, putperest, ateist vs demeksizin herkese rahmet okurlar.
    12 - Kâfirlikleri açık, İslamı kabul etmediğini söyleyen, hatta İslam'a karşı bayrak açtığı bilinen kimselerin bile cenazelerini kılarlar, onlara kabirleri başında dua ederler.
    Bunlar gibi daha bir çok şirk, küfür, bid’atleri işlemekten geri kalmazlar. Bütün bunlara rağmen bu kimselerin İslam’da söz konusu edilen imamlardan olduğunu ve onların peşinde namaz kılınacağını hangi akıl sahibi kimse söyleyebilir ki?

    Soru: Cum’a kılınmadığı takdirde Müslüman a bir sorumluluk var mıdır?
    Cevap: Cum’a namazını kılmaması konusunda müslümana sorumluluğun olabileceği durum ancak şartların tahakkuk etmesi ve Müslümanın Cum’a kılmama konusunda mazeretsiz olması halinde söz konusudur. Bu ise müslümanın yaşadığı darla (yerle) alakalıdır. Buna göre müslümanın yaşadığı dara göre Cum’a konusundaki sorumluluğu şöyle değerlendirilir:
    a) Dar’ul İslam: İslam diyarında bir müslümanın Cum’a namazını kılmaması eğer ki onu inkarı sebebiyle ise o kimse dinden döner ve mürted olur. Şayet Cum’a namazını kılmaması inkarı değil, tembelliği veya önemsememesi sebebiyle ise bu kimsenin küfre girmesinden endişe edilir.
    Bu konuda Rasulullah (s.a.s)’ın bu meselenin ehemmiyetini belirten sözleri vardır.
    Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
    “Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.” (Nesei, Cumu’a, 2; Ebû Dâvûd, Taharet, 129),
    “Cuma namazını kılmayan birtakım kişiler, ya bundan vazgeçerler ya da Allah kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.” (Müslim, Cumu’a, 12; Nesei, Cumu’a, 2)
    “Allah , önemsemeyerek üç Cuma’yı terk eden kişinin kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, Salât, 210; Nesei, Cumu’a, 2)

    b) Dar’ul Küfür: Dar’ul Küfür kendi arasında şu kısımlara ayrılır:
    1) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunan Darul Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olduğu için kafirler Müslümanların ibadetlerine karışmazlar. Müslümanlar Cum’a dahil her ibadetlerini, kafir sistemin değil İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirirler ve bu konuda kafirler tarafından kendilerine bir zarar söz konusu olmaz.
    İşte böyle bir yerde sebepsiz Cum’a’yı terk etmek aynen Dar’ul İslam olan beldede Cum’a’yı terk etmek gibidir.
    2) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunmayan Darul Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olmadığı için kafirler Müslümanların ibadetlerini, İslam’ın emirleri doğrultusunda değil kendi bildirdikleri şekliyle yapılmasını isterler. Bu gibi yerlerde Müslümanlar hür değildirler. Bu sebeple Müslümanlara bu gibi diyarlarda Cum’a namazı farz değildir. Çünkü Cum’a namazı İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirilemez. Şayet getirilecek olsa kafirler tarafından eziyete maruz kalırlar. Bu durum farz kılınmasına rağmen Rasulullah (s.a.s)’ın Mekke’de Cum’a’yı eda etmemesi gibidir. Yani bu gibi diyarlarda Cum’a’nın farziyyeti kalkar ve Müslümanlar Cum’a namazı yerine öğlen namazını eda ederler.

    Soru: Küfürle hükmeden ve Müslümanlarla anlaşması olmayan küfür diyarlarında Cum’a konusunda Müslümanlara düşen görev nedir?
    Cevap: La ilahe illAllah kelimei tevhidini yüklenmiş her müslümana düşen görev; şirk tamamen ortadan kalkıp din sadece Allah (c.c)’ın oluncaya kadar müşriklerle mücadele etmesidir. Bu sebeple La ilahe illAllah düsturunu çok iyi anlaması ve onu tekrar yeryüzüne hakim kılabilme mücadelesi vermesi gerekir. Böyle yapmakla hem yeryüzünde Allah (c.c)’ın dinini hakim kılma, hem Cum’a namazı ve tüm ibadetleri rahatlıkla yerine getirebilme mücadelesi vermiş, hem de Allah (c.c)’ın rızasına uygun amel işlemiştir. İşte böyle diyarlarda müslümana düşen asıl görev budur. Bu konuda bizler için en güzel örnek Rasulullah (s.a.s)’dır.
    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
    "Ant olsun, Allah 'ın resulünde sizin için, Allah 'a ve ahi ret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah 'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21)

    İDDİA: Hutbenin rüknü birdir. O da mutlak manada hutbe niyetiyle Allah ’ı zikretmektir. , Sadece “Elhamdülillah”, “SübhanAllah ” ve “Lailahe illAllah ” demekle bu rükün tamam olur. Fakat hutbenin bundan ibaret olması tenzihen mekruhtur.
    CEVAP: Bu doğrudur ama bu meseleyi genelleştirmek yanlıştır.
    Çünkü ayette Allah 'ın zikrine koşun buyruluyor o yüzden hatip minbere çıktığında hutbe niyetiyle çıkmalı ve orada Allah (c.c)'ı zikirden olan sözler söylemelidir tabi meseleyi dar kalıplarda anlayan ve tevhidi bilmeyen insanlar bu meseleyi böyle anlarlar bu mesele yapılan zikirlerin manasını bilen kimseler için geçerlidir
    İster anlaşmalı darulharp olsun ister darul islam olsun Müslümanlar yapılan zikirlerin manasını anlayabiliyorlarsa bu yeterlidir yoksa hutbenin farziyetinin ne onemi var ki
    örneğin: bir imam minbere çıkıp 'SubhanAllah ' diyerek zikir yapsa oradaki Müslümanlar sunu çok iyi bilir: Allah (c.c)'ım seni her tür noksanlıklardan tespih ederiz. Senin hiç bir ortağın yok sen ibadete layık tek ilahsın... başka hüküm koyucu yoktur senden başka teşri belirleyici yoktur tıpkı tevhidin manasını anlayan ile anlamayanın durumu gibi yoksa imam minbere çıkıp da hutbe okusa Müslümanların eksik olduğu konularda onların anlamayacağı şeyleri tekrarlayıp dursa hutbenin ne anlamı var ki? Kaldı ki mesele sadece hutbe konusu değil daha bir suru mesele var insanların beşeri hükümleri kabullerinden tut kafir imamları kendilerine imam görmelerine kadar, halifenin olmamasından tut şehir yeri hükmünde olmasına kadar daha çok mesele var...
    İDDİA: Biz dışarıdaki imamların arkasında değil kendi bildiğimiz kişiyi tayin ediyoruz

    CEVAP: Diyelim kendi bildikleri kişiyi tayin ettiler bu kabul şimdi bulundukları yer (yani) şehir hükmünde mi? Söz konusu yerin şehir hükmünde olduğunu ispat edin o zaman...
    Bu yerin şehir hükmünde olduğunu düşünelim ve kabul edelim simdi bu yer darul İslam mı yoksa kâfirlerle anlaşmalı Müslümanların yaşadığı bir yer mi? o zaman bunu ispat edin
    Bu yerin bir anlık darul harple anlaşmalı bir belde olduğunu düşünelim... Bu durumda o beldenin halifesi kim... Kimler o halifeye biat etmiş... Ve niye bu yerde bütün Müslümanlara kapısını açmıyor? İmam tayin edilen kimse hutbesinde ne anlatıyor? Darul küfürün küfürlerini insanlara anlatıyor mu? İnsanları sirkten, küfürden sakındırıyor mu? La ilahe illAllah inancının ne olduğunu resullerin niçin bu kelimeyle gönderildiklerini anlatıyor mu? Eğer anlatmıyorsa ve bunlar yapılmıyorsa onların birilerini imam tayin etmeleriyle tagutların birilerini imam tayin etmesi arasında hiç bir fark yok çünkü her iki taife de İslam'dan habersiz ilmi gizleyenler veya ilimden habersiz paralı memurlar hükmündedir
    İDDİA: Size cumaya gitme diyen buna engel olan birimi var her yer serbest. Üstelik Cuma farz kılındığı zamanda peygamberimiz zor durumda idi bu yüzden kılamamıştı cuma farz kılındığı halde Medine de ise İslam beldesi yoktu fakat sadece İslam her eve girmişti ve serbesttiler günümüzdeki gibi

    CEVAP Evet... Dediğinizi inceleyelim bakalım dediğiz de ne kadar haklısınız görelim diyorsunuzki Rasulullah (s.a.s) O zaman zor durumda idi... Bu sözünüz de yerden göğe kadar haklısınız... Ama unuttuğunuz bir mesele var ki o da Rasulullah (s.a.s)'ın hangi zorluklar içerisinde olduğudur... Zira Rasulullah (s.a.s) Cuma kılmamasına rağmen tüm zorluklarına rağmen bu meseleden daha zorunu başarmış kâfirlere tevhidi yüzlerine karsı haykırmıştır şimdi sizce şu zamanımızda kâfirlere tevhidi gerçek manasıyla haykırmak mı daha zor yoksa Cuma kılmak mı? Elbette Tevhidi haykırmak daha zor? O halde acaba hiç düşünmezimsiniz Rasulullah (s.a.s) daha zorunu yaptığı halde daha basitini niye yapmamıştır... İste burada ortaya Cum'a için cumaya has şartların olduğu meselesi ortaya çıkıyor.
    O şartlar ise bilinen şartlardır. Bu şartlar olmadıkça Cum'a kılınmaz demektir.
    ve diyorsunuz ki İslam Medine'de her eve girmiştir... O yüzden Müslümanlar serbesttiler...
    Bu sözünüzde de haklısınız... O halde simdi şartların aynı olduğunu iddia ediyorsanız hay diyin tek tek evlerin kapılarını çalalım acaba Allah (c.c)'ın istediği ve resulünün tebliğ ettiği İslam'dan kimler nasibini almışlar görelim... Ama tabiî ki burada asıl olan birilerinin İslam dediği değil, Allah (c.c) ve resulünün İslam olarak bildirdiği ve kendisinden razı olduğudur... O halde sizlerle İslam'ı inceden inceye bir konusalım sizler İslam'ın neresindesiniz ki insanları da İslam’ı serbestçe yasayanlar olarak değerlendiriyorsunuz.

    İDDİA: Evet dediğiniz gibi cuma farziyetini yitirmiş olma ihtimali üzerine öğle yerine zuhuri ahir namazı kılınır zaten Son öğle namazı anlamına gelen Zuhr-i âhir namazı, bir kısım İslâm bilginleri tarafından, Cuma namazının sahih olmaması ihtimaline binaen, ihtiyaten kılınması öngörülen o günkü öğle namazıdır. Sıhhat şartlarındaki ihtilaf sebebiyle Cuma namazının geçerli olmaması ihtimalinden hareketle zuhr-i ahir namazının kılınmasının gerektiğini ileri sürenler olduğu gibi, buna karşı çıkanlar da olmuştur
    CEVAP O zaman Cum'a önemi yitirmişse Cum'a üzerinde bu kadar durmanın ne önemi var önemini yitiren bir şeyin farziyeti yoktur demektir veya onun yerine başka bir namaza gereklilik duyuluyorsa o ibadetin önemi yok demektir bu durumda Cum’a namazı için; değerini yitirmiştir onun için Zuhri ahir kılınıyor demek sizce bir tezat değil midir? Bu zuhri ahir meselesi muteahhir alimler tarafından ortaya çıkarılmıştır daha önceleri yoktu yani bir beldede birden fazla yerde Cuma kılınıyorsa asıl mescid’de kılınan caizdir diğerleri caiz değildir bununla birlikte yine Cumayı kılarlar ve akabinde zuhri ahir kılarlar demişlerdir bir şehirde birden fazla yerde Cum'a kılınıyorsa ve Cum'a kılınan yerler şehir hükmünde iseler bu durumda her Cum'a kılınan yerdeki kılınan namaz sahihtir bu alimlerin Cumhurunun görüsüdür Şehir hükmünde yer var olduğu halde köylerde Cum'a namazı kılınmaz ancak öğlen namazı kılınır kaldı ki Cuma namazı kılınsın bu konudaki hükümler açıktır hiç bir alim köyde Cum'a namazı kılınır dememiştir kaldı ki zuhri ahirden söz etsinler çünkü zaten zuhir ahire gerek yok öyle yerdeki kimseler farz olan ancak öğlen namazını eda etmeleridir
  •  - cuma namazı
    hanifi meshebine göre emir olacak emir islam adaletine tam uyacak emir izin verecek halk dinini islamı şartı ile anlatma hürriyetine sahip olacak yani bu konuda hür olacak değilse müminler esir konumda olur günümüzde kişiler rabbını ayetlerdeki hükümlerden bazılarını yerine getirmemekle rabbını birlememektedirler bu ayetlerden biri tevbe suresi 84 ayet ayetlerdeki hükümlerle rabbını birlemeyene cenaze namazı kılınmaz bizim dinimizde yok birileri yeni din çıkarmış ola bilir bu yeni din mensupları ile müminler cumaya katılamaz zaten red edecek tekfir edecek itaat etmiyecek rabbını birliyecek bakara 256 ayetle hem kimden izin almışlar beyler cuma namazı kılıyor tağuttan izin alarakmı kılıyorlar o zaman onların mabudu tağuttur

DELİLLİ ŞAFİ İLMİHALİ