RUHLA ALÂKALI ÜÇ CİNS CEHENNEM ATEŞİ

Şimdi ruhanî Cehennemi anlatalım: Rûhanî dememizin sebebi, beden araya girmeksizin yalnız ruha olduğu içindir. Âyet-i kerîmede, «O Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir ki, tırmanıp yüreklerin tâ üstüne çıkacak ve kaplayacaktır», (1) buyurulması bunu gösteriyor. O, kalbi istilâ eden bir ateştir. Bedenle alâkalı olan ateşe ise cismanî, denir.

İşte bu rûhanî Cehennemde üç çeşit ateş vardır: Biri, dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşi, ikincisi, mahcubiyet, utanma ve rezil olma ateşi, üçüncüsü de, Allahü Teâlâ'yı görmekten mahrum ve ümitsiz kalma ateşidir. Bu üç çeşit ateşin hepsi de, bedenle değil, ruhla alâkalıdır. Bu üç ateşin sebeplerini açıklamak lâzım ki, herkes buradan [bu dünyadan] giderken beraberinde bunları nasıl götürüyor anlaşılsın. Aynı zamanda bu âlemden ariyet olarak göstereceğimiz bir misâl ile onu açıklayacağız.

BİRİNCİ SIFAT: Dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşidir. Bunun sebebi kabir azabı anlatılırken söylendiği gibi, aşk ve Cenneti istemenin kalbin yaratılışına uygun olmasıdır. Mâşukla olmak kalbin cenneti olunca, mâşukla olmamak da cehennemi olur. O hâlde dünyaya âşık olan, dünyada Cennettedir. «O hâlde dünya, kâfirin Cennetidir» (2). Âhirette ise, Cehennemdedir. Çünkü, mâşukunu ondan almışlardır. Demek ki, bir şey iki değişik hâlde, hem lezzete, hem de eleme sebep oluyor.

Bu ateş dünyada şuna benzer: Bir padişah düşünelim: Yeryüzünde her şey ona itaat ediyor, her şeye hükmediyor, daima güzel yüzlü cariyeler, hizmetçiler, kadınlarla bulunuyor ve yine daima süslü süslü köşkler, rengârenk bahçeleri seyrediyor. Bu zevk ve safâ içerisinde iken aniden bir düşman geliyor, onu yakalıyor ve kendine hizmetçi alıyor. Memleketindeki insanların yanında onu köpeklere hizmet ettirirken, onun yanında hanımıyla ve cariyeleriyle oynuyor, eğleniyor. Hizmetçilerine emirler veriyor. Hazinesinde, kendisi için çok kıymetli olarak bulundurduğu şeyleri düşmanlarına veriyor. Dikkat buyurun! Bu adamın bedenine hiçbir eziyet yapılıyor mu? Fakat hanımından, çocuklarından, hükümdarlığından, cariyelerinden ve hazinelerinden ayrılık kalbine oturmuş onu yakıyor. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, bir yolla öldürülmesini yahut canının şiddetli azablarla, dayaklarla yakılmasını istiyor.

Bu bir ateşin örneğidir. Ne kadar çok nimete sahip olursa, hükmü ne kadar kuvvetli ve lezzetleri ne kadar çok olursa, bu ateş de o kadar yakıcı ve şiddetli olur. O hâlde, dünyada rahatlık sınırını geniş tutanların, dünyadan çok şeye kavuşanların dünyaya bağlılıkları, dünya sevgileri do o kadar çok olur.

Bunların ayrılık ateşi de kalblerinde daha yakıcı olur. O ateşin bu dünyada örneğinin bulunmasına imkân yoktur. Çünkü, bu dünyadaki kalbe ait elemler, istisnasız kalbe ve ruha tamamen yerleşemez. Çünkü, hisler ve bu dünya işleri kalbi meşgul eder. Meşguliyet, azabın yerleşmemesi için kalbe bir perde gibidir.

Bunun içindir ki, bu kimse gözünü ve kulağını bir şeyle meşgul ederse, o elem onda azalır. Bu işlere son verirse acıyı daha çok duyar. Bu yüzdendir ki, elem ve acı sahibi bir kimse, uykudan uyanınca, o elemin yarası kalbinde daha büyük olur. Çünkü, uykuda iken rûh her şeyden uzaklaşmış, yalnız kalmıştı. Hisler geri gelmeden önce, ona ulaşan her şeyin eseri de çok olur. Hattâ güzel bir ses ile uykudan uyansa, onda büyük tesir bırakır. Bunun sebebi, kalbin bu esnada, yâni uyurken hislerden arınmış olmasıdır. Bununla beraber bu dünyada, hislerden tamamen kurtulamaz. Ölünce, hislerden uzak kalır ve tamamen ayrılır, işte o zaman onun rahatı ve elemi de onda öylece büyük olur. Oradaki ateşin, dünya ateşi olacağını zannetmeyin. Bu ateşi yetmiş defa su ile yıkadıktan sonra dünyaya göndermişlerdir.

İKİNCİ ATEŞİN SIFATI: Yaptığı rezaletlerden utanma ve mahcubiyet ateşidir. Bu ateşe şöyle misâl verilir: Bir padişah düşünelim. Gayet aşağı ve hasis bir kimseyi seçer, yanına alır ve memleketin valiliğini ona verir. Onu kendi hareminde bulundurur.

Kendisine sırdaş yapar. Haremdeki herkesi gösterir. Hazineyi ona teslim eder. Her işde ona itimat eder [güvenir]. Bu hasis adam, bu nimetlere kavuşunca, emri dinlemez, nankörlük eder. Padişahın hazinesini harcar, padişahın hanımına ve haremine hıyanet ve kötülük eder. Görünüşte ise, padişahın emanetini korur. Fakat bir gün padişahın haremine hıyanet ve kötü muamele yaparken etrafına bakar. Padişahın bir pencereden kendisini seyretmekte olduğunu görür ve her gün kendisini gördüğünü ve hıyanetinin daha çok olması için, ses çıkarmadığını anlar. Herkesin gözü önünde, âleme ibret olsun diye, bu hasisi öldüreceğini ve bu zamanda bu adamın bu rezilliklerinden dolayı kalbindeki utanmayı, ruhundaki bu mahcubiyeti düşünün! Vücudunda hiçbir ağrı yoktur. Buna rağmen bu mahcubiyet ve utanmadan kurtulmak için yerin dibine girmeye çoktan razıdır!..

Bunun gibi, sen de bu dünyada, zahirde güzel görünen âdet şeklinde işler yaparsın. Fakat onların aslı ve hakikati kötü ve çirkindir. O işlerin aslı ve hakikati kıyamette sana gösterildiğinde, rezilliğin meydana çıkacak ve mahcubiyet ateşi ile yanacaksın. Meselâ bugün gıybet edersen, kıyamette kendini, bu dünyada akrabasının etini yiyip, kızartılmış tavuk yediğini ve fakat dikkatli bakınca ölmüş kardeşinin eti olduğunu tanıyan kimse gibi görürsün. Bu rezaletin büyüklüğünü ve böyle yapan kimsenin kalbindeki ateşin acısını düşünün. Gıybetin [dedikodunun] aslı ve hakikati budur. Yarın meydana çıkacaktır. Bunun için bir kimse rüyada ölü eti yediğini görürse, tâbiri, o kimsenin gıybet etmiş olması olur.

Sen bugün bir duvara taş atsan, bir kimse de sana; senin attığın taş duvardan senin evine düştü ve çocuklarının gözünü kör etti dese; eve gider, kıymetli çocuklarının gözlerinin, senin attığın taşla kör olduğunu görürsen; kalbine nasıl bir ateşin düşeceğini, ne müşkül vaziyette kalacağını bir düşün! Bu dünyada bir Müslümana hased eden [çekememezlik eden] bir kimse, kıyamet gününde kendisini; hasedin ruhu ve hakikati olan şu sıfat ve surette görür ki, kendisine derler: Sen, birine düşmanlık ediyorsun, zararı ona değil, sana geliyor. Senin dinini helak ediyor; gözlerinin nuru olacak taatların, iyiliklerin onun defterine geçiyor, sen ise iyiliksiz kalıyorsun. Hâlbuki, senin iyiliklerin kıyamette sana, bugünkü çocuklarının gözünden daha çok yarayacaktır. Çünkü iyiliklerin, saadetine ve kurtuluşuna sebep olacak; ama çocukların, kıyamette saadetine sebep olmayacaklardır. Yarın kıyamet gününde, suretler hakikat ve ruha tâbi olup, görünen her şey ruhuna uygun göründüğü zaman, utanma, mahcubiyet ve çirkinlik orada meydana çıkacaktır.

Uyku hâli o âleme daha yakın olmak sebebiyle, rüyadaki işler, mânâ ve hakikatine uygun şekilde olur. Şöyle ki: İbn Sirin'in yanına birisi gelip, «Rüyamda elimde bir yüzük vardı, kadınların ferçlerini [avret mahalli] ve erkeklerin ağızlarını mühürlediğimi gördüm» dedi. İbn Sirin buyurdu ki: «Sen Ramazan ayında müezzinlik yapıp, gün doğmadan ezan okur muydun?». Soran, evet öyledir, dedi. Dikkat ediniz! Kendi yaptığı işini, rüyada kendisine nasıl gösterdiler! Zira ezan, sureta [görünüşte] bir sesdir ve hatırlatmadır. Ramazan ayındaki ruhu ve hakikati ise yemekten ve cimâdan men etmektir. Ne kadar şaşılır ki rüyada sana kıyamette birçok örnekler gösterilir de, senin dünyanın hakikatinden hiç haberin olmaz.

Bundan ötürüdür ki, hadîs-i şerifte bildirildi: «Kıyamet günü dünyayı şöyle şöyle vaziyette ihtiyar bir kadın şeklinde getirirler. Onu gören herkes «Senden Allah'a sığınırız», derler. O zaman onlara, «Uğruna kendinizi helâk ettiğiniz dünya budur!» denir.» Onu görenler, o kadar mahcup olur, o kadar utanırlar ki, bu mahcubluk ve utanmadan kurtulmak için ateşe atılmak isterler.

Bu rezalet şuna benzer: Anlatırlar ki, padişah oğlunu evlendirmiştir. Oğlan o gece önce şarap içip, sarhoş olunca zifaf arzusuyla dışarıya çıktı. Odaya girmek istedi. Yolunu şaşırdı ve saraydan çıktı. Yoluna devam etti. Bir yere geldi, içinde kandil yanan bir ev gördü. Hanımının odasına geldiğini zannetti, içeri girince insanların uykuda olduğunu gördü. Ne kadar seslendiyse de cevap veren olmadı. Uyuyorlar zannetti. Üstünde yeni bir örtü bulunan birini gördü. Gelin budur dedi. Onun yanma yattı. Üstünden örtüyü kaldırınca, burnuna güzel bir koku geldi. Kendi kendine, «Şüphesiz gelin budur, çünkü çok güzel kokuyor», dedi. Sabaha kadar onunla mübaşeret eyledi.

Dilini onun ağzına koydu. Bir yaşlık hissetti. Zannetti ki, kendisine yakınlık gösteriyor ve üzerine gül suyu döküyor. Sabah olup, kendine geldiği zaman, etrafına bakındı, orası putperestlerin mezarlığı idi. Uyuyanlar ölüler idi. Üstünde yeni örtü olup, gelin sandığı ise, o yakınlarda ölmüş ihtiyar, çirkin bir kadındı. O güzel koku, öldüğü zaman bedenine sürdükleri güzel koku idi. Dili ile hissettiği yaşlıklar ise, onun pislikleri idi. Kendine bakınca, yedi azasını [yani bütün vücudunu] pislik içinde gördü. Ağzında ve boğazında onun ağzının suyundan bir acılık ve fenalık buldu. Bu rezalet, bu mahcubiyet ve pislik içine gömülmüş halinden utanıp ölmek istedi. Padişah yahut askerleri, olmaya kendisini görür diye çok korktu! O bu düşünceler içerisinde iken padişah ve kumandanları onu aramaya çıktılar ve onu bu pisliğin ve alçaklığın içinde gördüler. O ise, bu alçaklık ve rezillikten kurtulmak için yerin dibine girmek istedi.

O hâlde, yarın kıyamet günü dünyayı sevenler, dünyanın lezzet ve şehvetlerini bu şekilde görürler. Şehvet ve arzularının çokluğundan kalblerinde kalan eser ve izler, o kimsenin boğazında, dilinde ve bedenindeki pislikler ve acılıklar gibidir. Hattâ ondan da fenadır. Çünkü, öbür dünyadaki işlerin tamamı ve zorluğu örnekle anlatmaya gelmez. Fakat bu, ruha ve kalbe olan utanma ve mahcubiyet ateşi denen ateşlerden, bedenin habersiz olduğunu gösteren basit bir numunedir.

ÜÇÜNCÜ ATEŞİN SIFATI: Allahü Teâlâ'yı görmekten mahrum kalma ve o saadete kavuşmaktan ümitsiz olma hasretinin verdiği ateştir. Bunun sebebi, bu dünyadan götürdüğü körlük ve cahilliktir. Zira marifete kavuşamadı ve kalbini zikir ve mücahede ile temizlemedi ki; öldükten sonra Allahü Teâlâ ona görünsün. Kalb, parlak bir aynaya benzer. Günah ve dünya arzularının pasları onu karartır ve bir şey göstermeyecek hâle getirir.

Bu ateşin misâli şöyledir: Bir grup insanla, karanlık bir gecede, renkleri belli olmayan çakıl taşlarıyla dolu bir yere gittiğini düşün. Arkadaşlarının sana, «Bunlardan taşıyabileceğin kadar al. Çünkü biz, bunların çok kıymetli olduğunu duyduk», deseler ve hepsi taşıyabileceği kadar alsalar, sen ise hiç almayıp onlara, «Yarın bunların işe yarayıp yaramayacağını bilmediğim için bu kadar sıkıntıya katlanmam ve bu ağır yükü çekmem aptallık olur», desen, sonra da onlarla beraber gitsen ve onlarla alay etsen, onları aptal yerine koyup eğlensen ve onlara, «Aklı ve zekâsı olan benim gibi rahat ve hafif gider, aptal olan kendini eşek yapar, yük çeker ve mümkün olmayan şeylere tama' eder!» desen, fakat ortalık ağarınca bakıldığı zaman; bunların hepsinin cevher, kırmızı yakut ve yüz binlerce altın değerinde olduğu görülse; arkadaşların ne için biraz daha fazla almadık derlerken, sen bir tane bile almamakla aldandığından, ölecek gibi olursun. Ve bunlara sahip olmamak ateşi kalbine düşer. Sonra onlar, aldıkları bu şeyleri satıp, yeryüzünün valiliğini alırlar. İstedikleri nimetleri yerler, istedikleri yere giderler, Seni, aç, susuz ve çıplak bırakırlar. Seni hizmetçi olarak alır, iş yaptırırlar. «Bu nimetlerden bana da bir pay verin» desen, cevabında, âyet-i kerimedeki gibi, «Cehennemdekiler, Cennettekilere derler: Allahü Teâlâ'nın size rızık olarak gönderdiği şeylerden, yahut akıttığı sulardan bize de akıtınız (veriniz). Cennet ehli derler ki, muhakkak ki, Allahü Teâlâ onları kâfirlere haram eylemiştir» (3) söylerler ve «Dün gece sen bizimle alay etmez miydin? Biz de bugün, seninle alay ederiz», derler. Âyet-i kerimede, «Eğer bizimle alay ediyorsanız, elbette biz de sizinle alay edeceğiz» (4), buyruldu.

Cennet nimetlerinin ve Allahü Teâlâ'yı görmenin elden kaçmasına misâl bu anlattığımızdır. Bu cevherler, iyi ameller; o karanlık da, bu dünyaya benzer, iyi amel cevherleri elde etmeyenler, «İlerdeki şüpheli nimetleri için, niçin şimdi eziyet çekeyim?» derler. Yarın ise, «Üzerimize o sudan akıtınız» (5), derler. Nasıl üzülmez, nasıl hasret çekmezler ki, yarın kıyamet günü Allahü Teâlâ'nın çeşit çeşit nimet ve saadetleri; marifet ve iyi amel işleyenlere akar, gelir. Dünya nimetlerinin hepsi oradakilerin bir anlığının karşılığı olamaz. Hattâ Cehennemden en son çıkacak olana bile verilenler, dünyadakilerin on katıdır. Bu benzetme, ölçü ve miktarla değil, nimetin ruhu, aslı iledir. O da lezzetin verdiği sürürdür. Meselâ, «Bir cevher on altındır», denir. Kıyamet asıl itibariyle olup; mâhiyet ağırlık ve ölçü bakımından değildir. Bu da böyledir.

(1) 104 - Hümeze: 7 - 8.
(2) M. Zühd, 1; F. Zühd, 16; C. Zühd, 3; Hm. II. 197, 323, 389, 485,
(3) 7 - A'râf: 50.
(4)11 - Hûd: 38.
(5) 7 - A'râf: 50.


Eserin yazarı: İmam Gazali Eser: Kimyâ-i Saâdet

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Kimyâ-i Saâdet